Bizi Takip Edin

Lifestyle

Biyoritminize dikkat ediyor musunuz?

Yayınlandı

tarihinde

Biyoritim hakkında faydalı bilgiler Ofix Blog'da...

Efendim, bugün günlerden 14 Mart Tıp Bayramı. Öncelikle tüm sağlık çalışanlarının bu değerli gününü tüm Ofix.com ekibi olarak kutluyoruz. Sağlık olmadan hiçbir şeyin anlamı yok. Vücudumuzdaki tüm hücre, doku, organ ve sistemler, mükemmel bir senkron içinde çalışmakta. Sağlığımızda ortaya çıkan olumsuz gelişmeler, bu senkronu bozuyor. Tıp literatüründe bu senkron, biyoritim olarak adlandırılmakta. Ofix Blog‘da bu haftaki sağlık köşemizde, biyoritim konusunu ele alacağız ve biyoritimle ilgili faydalı bilgiler paylaşacağız.

Biyoritim nedir?

En basit tanımıyla biyoritim insanın duygu, düşünce ve eylemlerini yöneten biyolojik bir döngü sistemidir efendim. Bu sistem, beynin ön hipotalamus kısmındaki suprakiazmatik çekirdek tarafından yönetiliyor. Kişinin tüm biyolojik, fizyolojik ve sosyal ihtiyaçlarını belli bir döngü içinde karşılamasını sağlayan bu merkez, vücudumuzda olduğu gibi hayatımızın tüm kesitlerinde de düzen ve istikrar sağlıyor.

Biyoritmin varlığı, Batı dünyasında Antik dönemden beri biliniyordu. Nitekim Herakleitos, Anaksogaras, Aristoteles gibi filozoflar bu konu hakkında çeşitli görüşler öne sürmüştü. Ancak, beyin fizyolojisiyle ilgili çalışmaların yetersiz oluşu, biyoritmi bilimsel açıdan incelemeyi henüz olanaksız kılıyordu. Biyoritimle ilgili ilk bilimsel incelemeler, 19. yüzyılda Dr. Wilhem Fliess tarafından gerçekleştirildi. Bu incelemeler sonucunda Fliess insanın fiziksel, duygusal ve akli durumlarının 23, 28 ve 33 günlük periyotlarla tekrar ettiği hipotezini öne sürdü.

20. yüzyılın başlarında, biyoritimle ilgili bilimsel incelemeler yapılmaya başlandı ve farklı teoriler geliştirildi. Bunlardan ilki, Viyana Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Hermann Swoboda tarafından gerçekleştirildi. Ateşli hastalıklar üzerinde yaptığı çalışmalar sırasında Dr. Swoboda, hastalarının fiziksel döngülerine eşlik eden duygusal döngülerin varlığını tespit etti. Bu çalışmaları sırasında edindiği bulguları, 1901 yılında Viyana Üniversitesi’ne Vücut Biyoritimleri Tezi olarak sundu ve biyoritimle ilgili ilk kitabı yayınladı.

Dr. Swoboda‘nın tezinin ardından, biyoritimle ilgili çok sayıda bilimsel hesaplama yapılmaya başlandı. Bunların büyük bir bölümü insan vücudundaki biyolojik döngülerin varlığını kanıtlayan güçlü bulgular sunduğu gibi, bir kısmı da karşıt hipotezler öne sürmekteydi. Keza, döngü süreleri konusunda da farklı hipotezler geliştirildi ve pek çok tartışma yapıldı. Öyle ki, bu tartışmaların bir kısmı günümüzde de devam etmekte.

Biyoritim niçin önemlidir?

Efendim, küçük bir blog yazısında ağır kuramsal tartışmalara girmek doğru olmayacağı için, biz burada biyoritim hesaplamaları veya döngü süreleri gibi karmaşık konulara temas etmeyeceğiz. Fakat şunun altını çizmek gerekir ki, vücudumuzda belli periyotlarla tekrar eden birtakım döngüler var ve sağlığımızın yanı sıra yaşam kalitemiz de bu döngülerden etkileniyor. Buna bağlı olarak, kendimizi fiziksel, ruhsal veya sosyal açıdan zayıf hissettiğimiz dönemler ile güçlü hissettiğimiz dönemler hakkında farkındalıklarımızı geliştirebiliriz. Bu sayede, değerlendirme ve karar alma süreçlerimizi daha bilinçli bir şekilde yönetebilir, yanlış eylem ve tutumlardan kaçınabiliriz.

Biyoritimle ilgili hesaplamalar, Avrupa ve Uzakdoğu’da pek çok iş kolu ve sporcular arasında büyük ilgi görüyor. Özellikle de ulaştırma sektöründe çalışan pilot ve kaptanların biyoritimlerine bakılarak kritik günlerde sefere çıkmamalarına özen gösteriliyor. Nitekim, kazalarla ilgili yapılan incelemelere göre, kritik günlerde kaza riskleri artıyor. Benzer bir durum, sporcular için de geçerli. Hangi yarışmaya ne zaman katılması gerektiğine biyoritim hesaplamalarına göre karar veren sporcuların sayısı Uzakdoğu’da oldukça fazla.

Biyoritmin önemini, ofiste geçirdiğimiz 1 günlük mesaimiz içinde açıkça görebiliriz. Nitekim, ofiste geçen 1 günümüz, önceki veya sonraki günle çok fazla değişmiyor. Aşağı yukarı hep aynı saatte işe geliyor, aynı işleri yapıyor, aynı saatte işten çıkıyoruz. Biyoritmimiz bizi aynı saatlerde aynı şeyleri yapmaya zorluyor. Bu nedenle, hayatımızda herhangi bir değişiklik yapmak istediğimizde, biyoritmimizde de gerekli değişimi sağlamalıyız. Bu gibi değişimlerin iş hayatımızda uyumsuzluk yaratmasının esas nedeni, biyoritmimizde gerekli değişimi sağlayamamamızdır.

Güne niçin kahvaltı yaparak başlamalıyız?

Sabah saat 05.00 ile 06.00 arasında vücudumuz, kortizon salgılamaya başlıyor efendim. Böbreküstü bezinin kabuk bölgesinden salgılanan bu hormon, metabolizma için güçlü bir uyarıcıdır ve bizi uykudan kalkmaya hazırlar. Metabolizmayı harekete geçiren kortizon, yataktan kalkmak için gerekli enerjiyi üretmek için karbonhidrat ve şeker yakımını başlatıyor. Saat 07.00’a kadar vücut direncimiz oldukça düşüktür. Bu zaman diliminde vücut ısımızda ani değişikliklere karşı kendimizi korumalıyız. Aksi durumda, enfeksiyonlara kolayca yakalanabiliriz.

Uyanmak için vücudumuzun tükettiği enerjiyi kahvaltıyla geri kazanmamız çok önemli. Bunun için saat 06.00 ile 07.00 arasında mutlaka kahvaltımızı yapmış olmamız gerekiyor. Sindirim sistemimiz bu zaman diliminde çok iyi çalıştığı için güzel bir kahvaltıyla enerjimiz hızla yükselecektir. Ayrıca, pankreastan salgılanan insülin hormonu da bu zaman diliminde yükselmeye başlar. Bu saatler arasında spor yapmayı tercih ediyorsanız, dolaşım sisteminize aşırı yüklenmiş olursunuz.

Vücudumuzun en dinç anları ne zamandır?

Saat 08.00 ile 09.00 arasında vücudumuzda libido düzeyi artıyor efendim. Halk arasında daha çok cinsellik ve saldırganlık hormonu olarak bilinen libido, vücudun dinçleşmesini sağlayarak bizi güne hazırlıyor. Bu zaman diliminde vücudumuz, en dinç anlarını yaşıyor. Eğer sigara kullanıyorsanız, bu saatlerde içmemelisiniz. (Ki aslında hiç içmemeniz daha güzel!) Çünkü bu saatlerde içilen sigara, damarların çok daha fazla daralmasına yol açıyor. Vücut direncimizin yükseldiği bu zaman dilimi, aynı zamanda da dolaşım ve bağışıklık sistemimizin en iyi çalıştığı zaman dilimi. İlaç kullanıyorsanız ya da iğne vurulacaksanız bu zaman dilimini tercih edebilirsiniz.

Beyin fonksiyonlarımız hangi zaman diliminde en iyi şekilde çalışır?

Saat 09.00 ile 11.00 arasında vücudumuz, en enerjik anlarını yaşıyor efendim. Kalbimiz ve dolaşım sistemimiz bu zaman diliminde çok iyi şekilde çalışıyor. Öyle ki, kalp muayenesi olacaksak bu zaman dilimini pek tercih etmemeliyiz. Çünkü bu durum, kalp hastalıklarının teşhisini zorlaştırıyor. Fakat, beynimize daha fazla şeker ve oksijen taşınıyor ve bu sayede, beyin fonksiyonlarımızı en etkin şekilde kullanabiliyoruz. Buna bağlı olarak, analitik düşünce gücümüz artıyor ve işlem yeteneğimiz yükseliyor. Basit matematik işlemlerini hızlı bir şekilde yapabiliyoruz. Kısa süreli hafızamız da yine, bu zaman diliminde oldukça iyi bir şekilde çalışıyor.

Ne var ki, saat 11.00 ile 12.00 arasında kan şekerimiz düşüyor, yorgunluk başlıyor ve midemizdeki asit miktarı artıyor. Sindirim sistemimizi desteklemek için kullanılan kan, beyne taşınan şeker ve oksijenin azalmasına yol açıyor. Acıkmayla oluşan metabolik yavaşlama nedeniyle yorgunluk hissi artıyor, uyku isteği yükseliyor, dikkat dağılıyor. Bu nedenle, sabah toplantılarımızı saat 11.00’a kadar tamamlamış olmamız, öğle yemeğine kadar fazla dikkat gerektirmeyen basit işlerle uğraşmamız daha doğru.

Öğle uykusu niçin önemlidir?

Saat 12.00 ile 13.00 arasında vücut direncimiz tekrar düşüyor ve enerjiye ihtiyaç duyuyoruz. Vücudumuzda yavaşlayan biyoritim nedeniyle tüm organ ve sistemlerimizin çalışması yavaşlıyor, yalnızca safra kesemiz hazım faaliyetleri için tam kapasite çalışmaya devam ediyor. İş hayatımız içinde uygulama şansımızın pek olmadığı öğle uykusu, tüm organ ve sistemlerimizi günün geri kalan kısmı için hazırlamak gibi çok önemli bir işleve sahip. Öğle uykusu uyuma imkanı olan kişilerin vücutlarında yükselen biyoritim tüm günü enerjik bir şekilde tamamlamalarına büyük katkı sağlıyor.

Öğleden sonra toplantıları hangi zaman diliminde yapılmalı?

Saat 13.00 ile 14.00 arasında sindirim sistemimiz yoğun bir şekilde çalışıyor. Pankreas kan şekerini düşürmek için uğraşırken, tansiyon ve kortizon düzeyimiz de düşme eğilimine giriyor. Öğleden sonra toplantıları için hiç de uygun olmayan bu zaman dilimi, sinir sistemimizdeki uyartı iletiminin yavaşlaması nedeniyle, lokal anestezi gibi tıbbi müdahaleler için en uygun zaman dilimlerinden biridir. Saat 14.00’dan itibaren tansiyon ve dolaşım sistemimiz sabahki kadar olmasa da güzel bir şekilde çalışmaya başlıyor, beyne taşınan şeker ve oksijen miktarı artıyor. Ve bu durum, saat 16.00’a kadar devam ediyor. Bu nedenle, öğleden sonra toplantılarımızı saat 14.00 ile 16.00 arasında gerçekleştirebiliriz.

Spor için en uygun zaman dilimi nedir?

Genel kanının aksine, sabah saatleri spor için uygun bir zaman dilimi değildir efendim. Gün içinde harcayacağımız enerjiyi sabah saatlerinde tüketirsek, bozulan biyoritim nedeniyle vücudumuzda bazı olumsuz tepkiler gelişecektir. Oysa, saat 16.00 ile 18.00 arası spor için en uygun zaman dilimidir. Bu zaman diliminde tüm organ ve sistemlerimiz iyi şekilde çalışır ve vücudun yağ yakma eğilimi artar. Aynı şekilde, böbrekler ve mesanenin çalışma hızı da artar. Su kaybının yükseldiği bu zaman diliminde, su tüketim miktarımızı arttırmamız gerekir. Ayrıca, mide kanamalarıyla ilgili yapılan araştırmalara göre bu sorun, saat 17.00 sıralarında ortaya çıkma eğiliminde. Mide sorunlarınız varsa, bu zaman diliminde kendinize dikkat etmelisiniz.

Akşam yemeğimizi saat kaçta yemeliyiz?

Saat 18.00 ile 19.00 arası, akşam yemeği için en uygun zaman dilimidir. Bu zaman diliminde midemizin yanı sıra pankreasımız da güzel çalışır, dolaşım ve sinir sistemimiz hızlı sonuçlar verir. Nitekim, antidepresanlarla ilgili yapılan bilimsel araştırmalar, bu zaman diliminde kullanılan antidepresanların hızlı etki gösterdiğini ortaya çıkarttı. Antidepresanların yanı sıra alerji ve astım ilaçları ve antibiyotikler de bu zaman diliminde hızlı sonuçlar vermekte. Fakat, kullandığınız ilaçların örneğin 12 saatte 1 gibi belli bir zaman aralığı varsa, bu süreyi korumanız gerektiğini de ekleyelim.

Saat 20.00’dan sonra sindirim organlarının işlevleri sona erer ve tüketilen gıdalar midede sindirilmeden bağırsak mukozasına karışır. Özellikle de mide ve bağırsak hastalıkları yaşamaktaysanız, saat 20.00’dan sonra kesinlikle hiçbir şey yememelisiniz. Ayrıca, sigara içiyorsanız saat 22.00’dan sonra içmemeye dikkat etmelisiniz (Ki bırakmanız en güzeli!). Saat 22.00’dan sonra nikotinin vücuda verdiği zararlar misliyle artıyor.

Saat 22.00 ile 02.00 arası, vücudumuzda kortizol seviyesinin en alt düzeye inip neredeyse hiç stres hissetmediğimiz zaman dilimidir. Bu saatlerde vücudumuzdaki biyoritim yavaşlar ve sakinleşip rahatlarız. Verimliliğimizin en alt seviyeye indiği bu zaman diliminde vardiyada çalışanlarda bazı dikkat sorunları görülebilir. Saat 05.00’a kadar görme ve işitme duyularımızda ciddi anlamda zayıflama hissederiz. Bu nedenle, bu saatlerde araç kullanmak oldukça tehlikelidir ve araç kullanması gereken kişiler, vücutlarında buna uygun bir biyoritim geliştirmeli. Saat 05.00’dan sonra kortizon seviyemiz artmaya başlar ve vücudumuz bizi yeni güne hazırlar.

Tüm okurlarımıza sağlıklı, keyifli ve bol kazançlı günler diliyoruz…

Tıp Bayramı‘nız kutlu olsun…

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Lifestyle

As Bayrakları: Türkiye’nin Dünya Kupası Yolculuğunda Yeni Bir Sayfa

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Futbol, Türkiye’de sadece bir spor değil;
bazen bir umut, bazen birleştirici bir heyecan, bazen de “bu sefer olacak” duygusu.

Dünya Kupası ise bu hikayenin en büyük sahnesi.
Ve biz, o sahnede az görünmüş ama unutulmayacak izler bırakmış bir ülkeyiz.

Türkiye Dünya Kupası’na Kaç Kez Katıldı?

Türkiye, FIFA Dünya Kupası tarihine bakıldığında
çok sık katılım gösteren bir ülke değil.

  • 1954 Dünya Kupası (İsviçre)
  • 2002 Dünya Kupası (Güney Kore & Japonya)

Toplamda sadece 2 kez katıldık.

Ama işin ilginç kısmı şu:
Bu iki katılımın biri, Türk futbol tarihinin en büyük başarılarından birine dönüştü.

2002 yılı…
Türkiye için sadece bir turnuva değil, kolektif bir hatıradır.

Teknik direktör Şenol Güneş yönetimindeki milli takım;
disiplinli oyun, güçlü savunma ve doğru zamanda gelen gollerle turnuvaya damga vurdu.

Türkiye Neden Uzun Süredir Dünya Kupası’nda Yok?

Bu soru yıllardır soruluyor.

  • İstikrarsız performans
  • Kadro sürekliliğinin sağlanamaması
  • Avrupa elemelerindeki zorlu rekabet

gibi faktörler, Türkiye’nin bu sahneden uzak kalmasına neden oldu.

Ama futbolun güzel yanı şu:
Her zaman yeni bir hikaye yazma şansı vardır.

Yeni Nesil, Yeni Umut

Son yıllarda genç ve yetenekli oyuncuların yükselişi
milli takım için yeniden umut oluşturuyor.

Avrupa’da forma giyen Türk futbolcuların sayısı artarken,
oyun kalitesi ve rekabet gücü de yukarı çıkıyor.


Ofiste Dünya Kupası Heyecanı

Dünya Kupası sadece sahada yaşanmıyor.

Ofiste:

  • Maç skorları takip edilir
  • Tahminler yapılır
  • “Bu maç alınır” tartışmaları döner
  • Kahve molaları uzar

İşte tam da bu anlarda, küçük detaylar büyük fark yaratır.

İyi bir kahve, rahat bir çalışma ortamı ve ihtiyaç duyulan ofis ürünleri…
Tüm bunlar, o heyecanı daha keyifli hale getirir.

Ofix, ofislerin bu tarz anlarda ihtiyaç duyduğu her şeyi bir araya getirirken,
günün temposunu bozmadan keyifli molalar vermenizi sağlar.

Son Söz: Yine Olabilir

Türkiye, Dünya Kupası’na çok sık katılmamış olabilir.
Ama katıldığında iz bırakmayı başarmış bir takım.

2002 bunun en büyük kanıtı.

Belki bir sonraki turnuvada,
yine aynı heyecanı yaşarız.

Ve belki yine ofislerde, ekran başında
“bu sefer gerçekten oluyor” deriz.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

İş Güvenliği: Plaza Hayatında Fark Etmeden Biriken Riskler

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Ofiste çalışıyorsan büyük ihtimalle kendini güvende hissediyorsundur.
Ne de olsa ne şantiye var ne ağır makineler. Masa, sandalye, bilgisayar… hepsi oldukça “zararsız” görünüyor.

Ama işin aslı şu: Ofis ortamı tehlikesiz değil, sadece tehlikeleri sessiz.

Gün içinde başına gelenleri düşün.
Masaya oturuyorsun, bilgisayarı açıyorsun, bir yandan kahve içiyorsun. Saatler geçiyor ama fark etmiyorsun. Çünkü her şey alıştığın gibi. Zaten problem de tam burada başlıyor: alışkanlıklar, zamanla hataları görünmez hale getiriyor.

Mesela masa altındaki kablolar…
İlk gün dikkat edersin. Sonra görmezden gelmeye başlarsın. Bir süre sonra artık orada olduklarını bile unutursun. Ta ki bir anlık dalgınlıkta ayağın takılana kadar.

Ya da sandalye…
“Rahat gibi” gelir ama aslında doğru ayarda değildir. Günler geçtikçe omuzların biraz daha öne düşer, ekran biraz daha aşağıda kalır. O an bir şey hissetmezsin ama gün sonunda yorgunluk artar. Bir süre sonra bu durum normalin olur.

İşte plaza hayatındaki riskler tam olarak böyle çalışır: büyük değil, biriken.

İş güvenliği denince çoğu kişinin aklına prosedürler, eğitimler, uzun uzun anlatılan kurallar gelir. O yüzden de sıkıcı bulunur. Ama ofis tarafında iş güvenliği aslında çok daha basit bir yerden başlar: düzen.

Düzenli bir masa, doğru yerleştirilmiş bir ekran, güvenli kullanılan prizler… Bunlar kulağa küçük detaylar gibi gelir ama günün sonunda hem konforu hem verimi doğrudan etkiler. Hatta çoğu zaman fark etmeden yaşadığın yorgunluğun sebebi bile bu küçük eksiklikler olur.

Bir de işin hijyen tarafı var ki genelde en çok atlanan konu burası.
Ortak kullanılan alanlar, mutfak, masa yüzeyleri… Bunlar sadece temizlik meselesi değil, doğrudan iş güvenliği konusu. Çünkü sağlıklı olmayan bir ortamda çalışmak da bir risk.

Bu noktada doğru ürün seçimi devreye giriyor. Ergonomik ofis ekipmanları, kablo düzenleyiciler, güvenli priz çözümleri ya da temizlik ürünleri… Bunların hepsi aslında “daha konforlu” bir ofis için değil, daha güvenli bir çalışma ortamı için var. Ofix gibi platformlarda bu ürünleri doğru şekilde seçmek, işi oldukça kolaylaştırıyor.

Sonuçta kimse ofise gelirken “bugün başıma bir şey gelir” diye düşünmez.
Ama kimse de gün sonunda sebepsiz yere yorulmak, ağrıyla kalkmak ya da küçük bir kazayla günü kapatmak istemez.

Plaza hayatında riskler gürültüyle gelmez.
Sessizce birikir, alışkanlığa dönüşür.

Ve çoğu zaman çözümü de büyük değişikliklerde değil,
gözünün önünde duran küçük detaylarda saklıdır.

Okumaya Devam Et

Beyaz Yakalım

Neden her iki beyaz yakalıdan biri “ben bunu daha ne kadar yapacağım?” diyor?

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Sabah alarm çalıyor.
Bir anlığına “bugün işe gitmesem ne olur?” düşüncesi geçiyor aklından.

Sonra herkes gibi kalkıyorsun. Kahveni alıyorsun, bilgisayarın başına geçiyorsun.
Ama içten içe şunu hissediyorsun: Bu sadece yorgunluk değil.

Son dönemde beyaz yakalıların büyük bir kısmı aynı şeyi düşünüyor.
Gitmek değil belki… ama kalmak da eskisi kadar kolay gelmiyor.


İş sandığımızdan daha fazlası

Kimse sadece para kazanmak için çalıştığını düşünmek istemiyor.
İnsan biraz da “ben ne yapıyorum?” sorusunun cevabını arıyor.

Yaptığın işin bir anlamı olsun istiyorsun.
Bir katkın olsun.
Birileri fark etsin.

O yüzden iş sadece iş olmuyor.
Yavaş yavaş senin bir parçan haline geliyor.

Ama işte tam bu yüzden, karşılığını alamadığında sadece yorulmuyorsun… kırılıyorsun.


“Biraz daha dayan” hali

İş hayatı sana açık açık şunu söylemiyor ama hissettiriyor:
Biraz daha hızlı ol, biraz daha fazla sorumluluk al, biraz daha idare et.

Bir süre sonra bu “biraz daha”lar birikiyor.

Akşam laptopu kapatıyorsun ama zihnin kapanmıyor.
Hafta sonu geliyor ama tam dinlenemiyorsun.
Pazartesi daha gelmeden yorgun hissediyorsun.

Ve bir noktada insan kendine şu soruyu soruyor:
“Ben gerçekten bu tempoya alıştım mı, yoksa sadece katlanıyor muyum?”


Gün bitiyor ama iş bitmiyor

Eskiden iş çıkınca iş biterdi.
Şimdi sadece mekan değişiyor.

Mail gelirse bakılıyor.
Mesaj düşerse cevaplanıyor.
“Şunu da hızlıca halledeyim” dediğin şey, geceye sarkıyor.

Bir de hayatın kendisi var.

Ev, sorumluluklar, yapılacaklar…
Yani aslında gün içinde tek bir iş yapmıyorsun.
Sürekli bir şeyleri dengede tutmaya çalışıyorsun.

Ama o denge çoğu zaman tutmuyor.


İçten içe bir şeyler eksik

En yorucu olan şey bazen işin kendisi değil.
Karşılığını alamadığını hissetmek.

Çok çalışıyorsun ama yeterince görülmüyorsun.
Emek veriyorsun ama fark yaratıyormuş gibi hissetmiyorsun.

Bazen aynı işi yaptığın insanların farklı yerlerde olduğunu görüyorsun.
Ve o an şunu düşünüyorsun:

“Ben nerede yanlış yapıyorum?”

Aslında çoğu zaman yanlış yapan sen değilsin.
Ama bunu anlamak zaman alıyor.


“İstifa” dediğimiz şey

Dışarıdan bakınca basit:
“İşi bırakmış.”

Ama içeride olan şey biraz daha farklı.

Bu karar genelde bir anda verilmiyor.
Biriken şeyler var.

Yavaş yavaş uzaklaşmak,
kendini geri çekmek,
eskisi kadar önemsememek…

Ve bir gün, artık devam edemediğini fark etmek.

O yüzden bu sadece bir işten ayrılma değil.
Bir hissin, bir yükün, bir döngünün içinden çıkma hali.


Aynı döngü, aynı yorgunluk

Birçok insanın yaşadığı şey aslında birbirine çok benziyor.

Yaptığın işin karşılığını tam alamadığını hissetmek,
ilerliyormuş gibi değil de yerinde sayıyormuş gibi hissetmek,
ne kadar çabalarsan çabala yetmiyormuş gibi gelmesi…

Ve en önemlisi,
hayatın sadece işten ibaretmiş gibi hissettirmesi.

İşte bu his biriktiğinde,
insan “bırakayım mı?” diye düşünmeye başlıyor.


Asıl mesele

Bugün beyaz yakalıların yaşadığı şey tembellik değil.

Kimse çalışmaktan kaçmıyor.
Ama kimse de kendini kaybedecek kadar çalışmak istemiyor.

İnsanlar üretmek istiyor, faydalı olmak istiyor, iyi hissetmek istiyor.

Ama bunun karşılığında sadece yorgunluk kalıyorsa,
orada bir problem var.

O yüzden mesele şu değil:
“İnsanlar neden çalışmak istemiyor?”

Asıl mesele şu:
İnsanlar neden bu şekilde çalışmak istemiyor?

Okumaya Devam Et

Trendler