Bizi Takip Edin

Lifestyle

Ofix’te Büşra Akman’ı Dinledik

Yayınlandı

tarihinde

Farkındalıklı İletişim’in kurucusu Büşra Akman'ı Ofix'te misafir ettik.

Merhaba sevgili beyaz yakalılar, bu haftaki blogumda bizden bir haber paylaşmak istiyorum. Benim sevgili şirketim Ofix‘te farklı sektörlerden farklı konuları ele aldığımız OfixTalks etkinliklerimizin 2020 yılının ilk buluşmasında Farkındalıklı İletişim’in kurucusu Büşra Akman, 28 Ocak Salı günü konuğumuz oldu. Kendisinden iletişimin temel kavramlarını ve Şiddetsiz İletişim yöntemini dinledik. Ofixboy kardeşiniz bendeniz, bu haftaki blogumda Büşra Akman‘ın sunumundan aldığım notları paylaşacağım.

Büşra Akman ve Farkındalıklı İletişim

İş ilişkilerimizi sağlıklı bir şekilde sürdürebilmemiz ve kariyerimizde yükselebilmemiz için iletişim şeklimize dikkat etmemiz şart sevgili arkadaşlar. “İletişim 101” başlığı altında yaptığı sunumda Büşra Akman iletişimin hem teorisi, hem de pratiği hakkında çok önemli bilgiler paylaştı. İlk olarak iletişimin var olabilmesi için gereken bileşenlerden bahseden Büşra hanım bilgi kaynağı, mesaj, kanal ve alıcı kavramları hakkında bilgi verdi. Bu bölümü takip eden dinleme egzersizinde basit bir “Nasılsın?” sorusuna, karşımızdaki muhatabımızın verdiği yanıtları bir buçuk dakika boyunca yanıt vermeden ve vücudumuzla onaylamadan dinlemekte ne kadar zorlandığımızı gördük.

Bu egzersizi takiben Büşra hanım, insanların karşılaştıkları durumlarda verdikleri donma, savaşma ve kaçma gibi biyolojik tepkiler hakkında bilgi verdikten sonra bunların iletişime uyarlanmış hallerinden bahsetti. Cevap vermeyi reddetme, boş bakışlarda bulunma gibi hallerin donma haliyle özdeşleştiğini, tartışma, bağırma gibi hallerin savaşma içgüdüsü taşırken geri çekilme, savunmaya geçme gibi hallerin ise kaçma içgüdüsü tarafından tetiklendiğini öğrendik.

Tüm bunların yanında güvenli bir iletişimin rahat bir yüz ifadesi, göz kontağı, sakin ve yumuşak bir ses tonu halini yarattığını fark ettik. Günlük hayatımızdaki iletişimin büyük çoğunluğunun şikayet etme, talep etme, teşhis etme, tavsiye verme, eleştiri, suçlama ve yargılama ile dolu olduğunu gördük. İletişimimizi genellikle neyin doğru neyin yanlış, kimin haklı kimin haksız olduğu üzerine kurguladığımızı konuştuk. Böyle yaptığımızda bu iletişim alışkanlıklarının yanlış anlaşılmalara, hayal kırıklıklarına vb. yol açtığını anladık.

Şiddetsiz İletişim

Tüm bu tespitleri takiben Büşra hanım, klinik psikolog Marshall Rosenberg tarafından geliştirilen şiddetsiz iletişim kavramından bahsetti. Şiddetsiz iletişimin temelde bizi yaptıklarımızın veya söylediklerimizin arkasındaki ihtiyaçlarımızla bağlantı kurmaya yönlendirdiğini öğrendik. Bu yöntemle söylemlerimizin temelinde yatan insani ihtiyaçlarımızı fark edebileceğimizi, duygu ve ihtiyaç sözlüğümüzü geliştirerek hissettiklerimizi daha berrak ifade edebileceğimizi gördük.

Şiddetsiz iletişimi hayatımıza uygulamak için;

1- Yargılarımızdan bağımsız gözlem yapmak,
2- O anda içimizde ortaya çıkan duyguları fark etmek,
3- Değer ve isteklerimizi ifade ederek ihtiyaçlarımızı dile getirmek,
4- Olumlu bir dille ricalarda bulunmak

gerektiğini öğrendik ve kurumsal hayattan çeşitli durumları ele alarak öğrendiklerimizin pratiğini yapmaya çalıştık.

Ofix ekibi tarafından memnuniyetle karşılanan sunumundan dolayı sayın Büşra Akman’a teşekkür ediyor, çalışmalarında başarılar diliyoruz. Şiddetsiz iletişim hakkında merak ettiğiniz her türlü soru için Büşra hanıma ulaşabilirsiniz.

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Lifestyle

Türkiye İlk Kez Sabah Maçlarına Çıkıyor: Ülkece Uyku Düzeni Dağılıyor

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye olarak yıllardır gece maçına alışmış insanlarız.
20.45 mi? Mis gibi saat.
Çay koy, kanepeye yayıl, maçı aç.

Ama sabah 06.00’da milli maç izlemek…
İşte orada pek alışık değiliz gibi.

Bu Dünya Kupası’yla birlikte ilk kez “güne Türkiye maçıyla başlama” dönemine giriyoruz.
Yani artık alarm sesi bile stres yaratacak.

Sabah Alarmıyla Milli Duygu Aynı Anda Yaşanır mı?

Muhtemelen yaşanacak.

Çünkü milyonlarca insan ilk kez kendi isteğiyle 05.30 alarmı kuracak.
Normalde işe zor uyanan insanlar, Türkiye maçı için karanlıkta ayakta olacak.

Ve o sabah herkesin evinde aşağı yukarı aynı sahne dönecek:

  • Tek göz açık televizyonu açma çabası
  • Mutfakta sessiz sessiz kahve yapma
  • “Daha hava bile aydınlanmadı ya” söylemleri
  • İlk düdükle birlikte bir anda kendine gelme

Ofisler Birkaç Gün Hafif Dağılabilir

Şimdiden söyleyelim…
Bu maç saatleri ofis düzenini biraz bozacak gibi duruyor.

Çünkü biri maçı izlemek için 3 saat uyuyacak.
Biri “Uyumam ben” diyecek, öğleden sonra ekrana boş boş bakacak.
Birileri toplantıda istemsizce maç yorumu yapacak.

Hatta bazı ofislerde şu konuşmaların geçme ihtimali çok yüksek:

— “Kaçta yattın?”
— “Yatmadım.”
— “Maçı izledin mi?”
— “İkinci yarıyı hatırlamıyorum bile.”

FIFA Biraz Bizi Zorlamış Gibi

Maç saatleri şöyle:

  • 07.00
  • 06.00
  • 05.00

Yani biri özellikle “Türk halkının sabır seviyesi ölçülsün” istemiş gibi.

Ama işin garip tarafı şu:
Ne kadar erken olursa olsun, konu milli maç olunca insanlar yine ekran başına geçiyor.

Normalde sabah yürüyüşüne çıkmayan adam, Türkiye maçı için gün doğmadan kahveyle koltuğa kurulacak.

Bu Turnuvanın Gizli Kahramanı Kahve Olabilir

Bu süreçte en yoğun mesaiyi futbolcular kadar kahveler de yapacak gibi duruyor.

Çünkü sabah 5’te maç izlemek normal seyircilik değil.
Bir noktadan sonra hayatta kalma mücadelesine dönüyor.

Şimdiden bazı klasikler oluştu bile:

  • “Ben maçı ofisten açarım”cılar
  • Termosu akşamdan hazırlayanlar
  • Maç günü toplantıyı ertelemeye çalışanlar
  • Ve “Ben zaten erken kalkıyorum” diye hava atanlar

Ama Güzel Tarafı da Bu Galiba

Ne kadar uykusuz olursak olalım…
O saatlerde yine milyonlar aynı anda aynı maçı izleyecek.

Bir yanda kahve, bir yanda milli heyecan.
Göz yarı kapalı ama yorumlar tam gaz.

Çünkü Türkiye’de milli maç sadece futbol değil.
Biraz stres, biraz umut, biraz da “Bu maçı alırız” inadıdır.

Ve galiba ilk kez,
Dünya Kupası’nı “günaydın” diyerek yaşayacağız.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

Eskiden “Çıkıp Alalım” Diyorduk, Şimdi Kargo 1 Gün Gecikince Sinirleniyoruz..

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye’de e-ticaret artık sadece “internetten alışveriş” meselesi değil.
İnsanların günlük alışkanlıklarını değiştiren bambaşka bir düzene dönüştü.

Bir dönem internetten sipariş vermek insanlara riskli gelirdi.
Şimdi ise kargo bir gün geç kalsa herkesin canı sıkılıyor.

Çünkü alıştık.
Hem de çok hızlı alıştık.

Son 5 yılda Türkiye’de e-ticaret hacminin yaklaşık 12 kat artıp 10,6 trilyon liraya ulaşması da bunu açıkça gösteriyor.

Üstelik sadece para büyümüyor.
İşlem sayısı da inanılmaz seviyelere çıktı.

Bugün Türkiye’de e-ticaret işlem sayısı 25,85 milyara ulaşmış durumda.
Yani insanlar artık büyük küçük fark etmeksizin birçok ihtiyacını internetten çözmeye başladı.

Bir kulaklık…
Bir kahve makinesi…
Bir paket fotokopi kağıdı…
Hatta ofisin çayı kahvesi bile artık birkaç dakikada sipariş veriliyor.

Dolar bazında bakıldığında da tablo aynı.
Türkiye’nin e-ticaret hacmi 43 milyar dolardan 115,4 milyar dolara yükseldi.

Aslında bu değişimi anlamak için istatistiklere bile çok gerek yok.

Çevremize bakmamız yeterli.

Eskiden biri bir şey alacağı zaman mağaza mağaza gezerdi.
Şimdi önce telefondan fiyat bakılıyor.
Yorum okunuyor.
“Yarın gelir mi?” diye teslimat süresi kontrol ediliyor.

Hatta bazen mağazada görülen ürün bile internetten sipariş ediliyor.

Çünkü artık insanlar sadece ürün almıyor.
Kolaylık satın alıyor.

Özellikle şirketler tarafında bu durum çok daha net hissediliyor.

Kimse tek bir eksik için gün içinde farklı yerlere yetişmeye çalışmak istemiyor.
Kırtasiye ayrı yerden, temizlik ürünü başka yerden, kahve başka yerden derken iş uzayıp gidiyor.

Bu yüzden Ofix gibi platformlar son dönemde şirketlerin işini ciddi anlamda kolaylaştırmaya başladı.

İnsanlar artık ofis ihtiyaçlarını tek tek düşünmek yerine, tek noktadan hızlıca çözmek istiyor.
Ürün bulunsun, fiyat uğraştırmasın, sipariş zamanında gelsin yeterli oluyor çoğu zaman.

Geldiğimiz noktada e-ticaret artık ekstra bir seçenek değil.
Günlük hayatın normal akışına dönüşmüş durumda.

Ve görünen o ki insanlar bu hızdan kolay kolay vazgeçmeyecek.

Okumaya Devam Et

Beyaz Yakalım

Neden Her İki Beyaz Yakalıdan Biri “Ben Bunu Daha Ne Kadar Yapacağım” Diyor?

Yayınlandı

tarihinde

İş sandığın şey aslında biraz daha fazlası.
Beyaz yakalılar için iş, sadece maaş değil. Kimse sabah kalkıp “bugün de Excel açayım, hayatımın anlamı bu” diye uyanmıyor.

İş; kendini kanıtlama, bir yere ait olma, “ben bir şey yapıyorum” hissi.
Bir nevi kimlik.

Ama işte tam burada işler karışıyor.
Çünkü beklenti büyüdükçe, hayal kırıklığı da büyüyor.


Herkes süper kahraman… ama kimse o kadar güçlü değil

Modern iş hayatı sana şunu söylüyor:
Hem hızlı ol, hem iyi ol, hem ulaşılabilir ol, hem de asla yorulma.

Yani bir nevi:
“Makine gibi çalış ama insan gibi hissetmeye devam et.”

Bir noktadan sonra bu denklem bozuluyor.
Ve insanlar şunu düşünmeye başlıyor:
“Ben mi abartıyorum, yoksa bu gerçekten fazla mı?”

Spoiler: Fazla.


Mesai bitiyor… ama aslında bitmiyor

Ofisten çıkıyorsun ama iş kafadan çıkmıyor.
Mail gelirse bakılıyor.
Mesaj gelirse cevaplanıyor.
“Bir bakayım” diye açılan laptop 2 saat kapanmıyor.

Sonra bir de hayat var:
Ev, düzen, sorumluluklar…

Yani günün sonunda sadece çalışmıyorsun,
sürekli bir şeyleri yetiştiriyorsun.


Aynı iş, farklı hayatlar

Aynı pozisyonda iki kişi düşün.
Biri daha az çalışıyor ama daha çok kazanıyor gibi hissediyorsun.

Ya da şöyle:
Çok emek veriyorsun ama kimse fark etmiyor.

İşte o an bir şey kırılıyor.

Çünkü mesele sadece para değil.
Mesele “karşılığını alıyor muyum?” hissi.


Bugün birçok beyaz yakalının kafasında dönen o soru tam da buradan çıkıyor:
“Ben bunu daha ne kadar yapacağım?”

Çünkü mesele işin kendisinden çok,
o işin hayatın içindeki yerinin giderek büyümesi.

Ve belki de asıl ihtiyaç,
daha fazla çalışmak değil…
daha dengeli yaşamak.

Okumaya Devam Et

Trendler