Bizi Takip Edin

Lifestyle

Stanford’dan Silikon Vadisi’ne: Para, Güç ve Genç Bir Gazetecinin İsyanı

Yayınlandı

tarihinde

Silikon Vadisi genellikle “bir fikrin dünyayı değiştirdiği yer” olarak anlatılır. Ancak Stanford Üniversitesi’nden genç bir gazeteci, bu parıltılı hikâyenin arkasındaki karanlık ve para odaklı kültürü sorgulamaya başladı. Henüz 21 yaşına bile girmeden, Silikon Vadisi’nin girişimcilik düzenine meydan okuyan isim: Theo Baker.

Gazetecilik bölümlerinin birer birer kapanmaya başladığı, araştırmacı haberciliğin “riskli” sayıldığı bir dönemde Baker, tam tersini yapmayı seçti. Stanford’da son sınıf öğrencisi olan Baker, eski usul araştırmacı gazeteciliğe odaklandı — ve bu tercih, beklenenden çok daha büyük bir etki yarattı.

Bir Öğrenci, Bir Skandal ve Bir İstifa

Baker’ın adı ilk kez, Stanford’a başladıktan sadece haftalar sonra yaptığı haberlerle gündeme geldi. Üniversitenin öğrenci gazetesi Stanford Daily için çalışan Baker, Stanford Rektörü Marc Tessier-Lavigne hakkında yirmi yılı aşkın bir döneme yayılan araştırma usulsüzlüğü iddialarını ortaya çıkardı.

Anonim mektuplar, gizli kaynaklar ve titiz bir takip süreci… Güçlü hukuk ekiplerinin baskısına rağmen Baker geri adım atmadı. Yıl sonunda Tessier-Lavigne istifa etti. Bu başarı, Baker’a gazeteciliğin en prestijli ödüllerinden biri olan George Polk Ödülü’nü kazandırdı — üstelik bu ödülü alan en genç isim olarak.

Hikâye Hollywood’a Taşınıyor

Skandalın yankıları akademiyle sınırlı kalmadı. Warner Bros ve ünlü yapımcı Amy Pascal, Baker’ın hikâyesinin film hakları için kıyasıya bir açık artırmaya girdi ve kazanan taraf oldu. Henüz üniversite öğrencisi olan bir gazetecinin hikâyesi, kısa sürede Hollywood’a taşındı.

Ancak Baker’ın asıl gündem yaratması beklenen hamlesi, şimdi geliyor.

“Dünyayı Nasıl Yönetirsiniz?”

Baker’ın 19 Mayıs’ta yayımlanacak kitabı “Dünyayı Nasıl Yönetirsiniz”, Silikon Vadisi’nin görünmeyen yüzünü masaya yatırıyor. Kitap, girişim sermayesi fonlarının Stanford öğrencilerini nasıl birer “potansiyel ürün” gibi gördüğünü, henüz ortada bir fikir bile yokken genç yeteneklerin gizli fonlar, paravan şirketler ve lüks davetlerle nasıl cezbedildiğini çarpıcı örneklerle anlatıyor.

“Arkadaşlarımın yeteneklerinin nasıl kestirme yollara sürüklendiğini ve büyük paralarla yönlendirildiğini gerçek zamanlı izledim,” diyor Baker. Kitap; öğrencilerden CEO’lara, Nobel ödüllü akademisyenlerden üç farklı Stanford rektörüne kadar uzanan 250’den fazla röportaja dayanıyor.

Baker’ın tanımıyla bu dünya, “dışarıdan bakıldığında hayranlık uyandıran ama içten içe tuhaf ve para dolu bir alt kültür.”

Farklı Bir Yol Seçen Bir Nesil Temsilcisi

Baker’ın hikâyesi, ailesi düşünüldüğünde belki de tesadüf değil. Babası New York Times Beyaz Saray baş muhabiri Peter Baker, annesi ise The New Yorker yazarı Susan Glasser. Ancak birçok akranı girişim sermayesi fonlarının ve yüksek maaşlı teknoloji işlerinin peşindeyken, Baker ikinci sınıfını sahada haber yaparak, üçüncü sınıfını ise yazmaya ayırdı. Bu sürecin bir kısmını Yaddo yazarlar kampında geçirdi.

Bugün medya sektörü küçülürken, gazetecilik programları öğrenci bulmakta zorlanırken, Baker farklı bir ihtimali temsil ediyor: hesap soran, derinlikli ve cesur gazeteciliğin hâlâ mümkün olduğu bir gelecek.

Araştırmacı gazeteciliğin yeniden yükselişe geçip geçmeyeceğini zaman gösterecek. Ancak kesin olan şu: Theo Baker’ın hikâyesi, yalnızca üniversite öğrencilerinin değil, Silikon Vadisi’nin de uzun süre konuşacağı bir etki yaratacak.

Kaynak: Link

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Beyaz Yakalım

Ofisteki Gizli Çalışan: Yapay Zeka

Yayınlandı

tarihinde

Eskiden ofiste gizlenen şeyler belliydi.

İş saatinde sosyal medyada geçirilen birkaç dakika, mutfakta uzayan kahve molaları ya da Excel dosyasının arkasına saklanmış bir alışveriş sekmesi…

Şimdi ise yeni bir “gizli yardımcı” var: Yapay zeka.

Üstelik araştırmalar gösteriyor ki çalışanların yaklaşık 5 kişiden 1’i işlerinde yapay zeka kullandığını yöneticilerinden veya ekip arkadaşlarından gizliyor.

Peki ama neden?

Sonuçta yapay zeka kullanmak bugün birçok şirkette internet kullanmak kadar sıradan hale gelmiş durumda. Yine de bazı çalışanlar hazırladıkları raporları, yazdıkları mailleri veya oluşturdukları sunumları yapay zekanın desteğiyle hazırladıklarını söylemek istemiyor.

Sebebi aslında düşündüğümüzden daha basit.

Bir kısmı “İşim kolay görünecek” diye çekiniyor.

Bazıları “Yerime yapay zekayı koyarlar mı?” endişesi taşıyor.

Kimileri ise “Hazıra konmuş gibi görünmek istemiyorum” diye düşünüyor.

Kısacası sorun yapay zekanın kendisinden çok, onun nasıl algılandığında yatıyor.

Oysa işin ilginç tarafı şu:

Şirketler çalışanlarının daha verimli olmasını istiyor.

Çalışanlar daha verimli olmak için yapay zekadan yardım alıyor.

Ama sonra bunu kimseye söylemiyor.

Biraz garip bir denklem gibi duruyor.

Bugün birçok çalışan toplantı notlarını özetletiyor, uzun e-postaları sadeleştiriyor, rapor taslakları hazırlatıyor veya araştırmalarını hızlandırıyor. Yani yapay zeka çoğu zaman işi yapan kişi değil, işi hızlandıran bir yardımcı rolünde.

Tıpkı hesap makinesinin muhasebecinin yerini almaması gibi.

Asıl soru artık “Çalışanlar yapay zeka kullanıyor mu?” değil.

Çünkü kullanıyorlar.

Asıl soru şu:

Şirketler çalışanlarının bunu rahatça söyleyebileceği bir ortam oluşturabiliyor mu?

Belki de geleceğin ofislerinde performans değerlendirmeleri sırasında çalışanlar şu cümleyi kuracak:

“Bu projeyi üç günde bitirdim.”

Ve kimse “Nasıl?” diye sormayacak.

Çünkü cevabı zaten biliyor olacak.

Yapay zeka artık ofisin içinde.

Sadece bazı masalarda hâlâ gizli oturuyor.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

Türkiye İlk Kez Sabah Maçlarına Çıkıyor: Ülkece Uyku Düzeni Dağılıyor

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye olarak yıllardır gece maçına alışmış insanlarız.
20.45 mi? Mis gibi saat.
Çay koy, kanepeye yayıl, maçı aç.

Ama sabah 06.00’da milli maç izlemek…
İşte orada pek alışık değiliz gibi.

Bu Dünya Kupası’yla birlikte ilk kez “güne Türkiye maçıyla başlama” dönemine giriyoruz.
Yani artık alarm sesi bile stres yaratacak.

Sabah Alarmıyla Milli Duygu Aynı Anda Yaşanır mı?

Muhtemelen yaşanacak.

Çünkü milyonlarca insan ilk kez kendi isteğiyle 05.30 alarmı kuracak.
Normalde işe zor uyanan insanlar, Türkiye maçı için karanlıkta ayakta olacak.

Ve o sabah herkesin evinde aşağı yukarı aynı sahne dönecek:

  • Tek göz açık televizyonu açma çabası
  • Mutfakta sessiz sessiz kahve yapma
  • “Daha hava bile aydınlanmadı ya” söylemleri
  • İlk düdükle birlikte bir anda kendine gelme

Ofisler Birkaç Gün Hafif Dağılabilir

Şimdiden söyleyelim…
Bu maç saatleri ofis düzenini biraz bozacak gibi duruyor.

Çünkü biri maçı izlemek için 3 saat uyuyacak.
Biri “Uyumam ben” diyecek, öğleden sonra ekrana boş boş bakacak.
Birileri toplantıda istemsizce maç yorumu yapacak.

Hatta bazı ofislerde şu konuşmaların geçme ihtimali çok yüksek:

— “Kaçta yattın?”
— “Yatmadım.”
— “Maçı izledin mi?”
— “İkinci yarıyı hatırlamıyorum bile.”

FIFA Biraz Bizi Zorlamış Gibi

Maç saatleri şöyle:

  • 07.00
  • 06.00
  • 05.00

Yani biri özellikle “Türk halkının sabır seviyesi ölçülsün” istemiş gibi.

Ama işin garip tarafı şu:
Ne kadar erken olursa olsun, konu milli maç olunca insanlar yine ekran başına geçiyor.

Normalde sabah yürüyüşüne çıkmayan adam, Türkiye maçı için gün doğmadan kahveyle koltuğa kurulacak.

Bu Turnuvanın Gizli Kahramanı Kahve Olabilir

Bu süreçte en yoğun mesaiyi futbolcular kadar kahveler de yapacak gibi duruyor.

Çünkü sabah 5’te maç izlemek normal seyircilik değil.
Bir noktadan sonra hayatta kalma mücadelesine dönüyor.

Şimdiden bazı klasikler oluştu bile:

  • “Ben maçı ofisten açarım”cılar
  • Termosu akşamdan hazırlayanlar
  • Maç günü toplantıyı ertelemeye çalışanlar
  • Ve “Ben zaten erken kalkıyorum” diye hava atanlar

Ama Güzel Tarafı da Bu Galiba

Ne kadar uykusuz olursak olalım…
O saatlerde yine milyonlar aynı anda aynı maçı izleyecek.

Bir yanda kahve, bir yanda milli heyecan.
Göz yarı kapalı ama yorumlar tam gaz.

Çünkü Türkiye’de milli maç sadece futbol değil.
Biraz stres, biraz umut, biraz da “Bu maçı alırız” inadıdır.

Ve galiba ilk kez,
Dünya Kupası’nı “günaydın” diyerek yaşayacağız.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

Eskiden “Çıkıp Alalım” Diyorduk, Şimdi Kargo 1 Gün Gecikince Sinirleniyoruz..

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye’de e-ticaret artık sadece “internetten alışveriş” meselesi değil.
İnsanların günlük alışkanlıklarını değiştiren bambaşka bir düzene dönüştü.

Bir dönem internetten sipariş vermek insanlara riskli gelirdi.
Şimdi ise kargo bir gün geç kalsa herkesin canı sıkılıyor.

Çünkü alıştık.
Hem de çok hızlı alıştık.

Son 5 yılda Türkiye’de e-ticaret hacminin yaklaşık 12 kat artıp 10,6 trilyon liraya ulaşması da bunu açıkça gösteriyor.

Üstelik sadece para büyümüyor.
İşlem sayısı da inanılmaz seviyelere çıktı.

Bugün Türkiye’de e-ticaret işlem sayısı 25,85 milyara ulaşmış durumda.
Yani insanlar artık büyük küçük fark etmeksizin birçok ihtiyacını internetten çözmeye başladı.

Bir kulaklık…
Bir kahve makinesi…
Bir paket fotokopi kağıdı…
Hatta ofisin çayı kahvesi bile artık birkaç dakikada sipariş veriliyor.

Dolar bazında bakıldığında da tablo aynı.
Türkiye’nin e-ticaret hacmi 43 milyar dolardan 115,4 milyar dolara yükseldi.

Aslında bu değişimi anlamak için istatistiklere bile çok gerek yok.

Çevremize bakmamız yeterli.

Eskiden biri bir şey alacağı zaman mağaza mağaza gezerdi.
Şimdi önce telefondan fiyat bakılıyor.
Yorum okunuyor.
“Yarın gelir mi?” diye teslimat süresi kontrol ediliyor.

Hatta bazen mağazada görülen ürün bile internetten sipariş ediliyor.

Çünkü artık insanlar sadece ürün almıyor.
Kolaylık satın alıyor.

Özellikle şirketler tarafında bu durum çok daha net hissediliyor.

Kimse tek bir eksik için gün içinde farklı yerlere yetişmeye çalışmak istemiyor.
Kırtasiye ayrı yerden, temizlik ürünü başka yerden, kahve başka yerden derken iş uzayıp gidiyor.

Bu yüzden Ofix gibi platformlar son dönemde şirketlerin işini ciddi anlamda kolaylaştırmaya başladı.

İnsanlar artık ofis ihtiyaçlarını tek tek düşünmek yerine, tek noktadan hızlıca çözmek istiyor.
Ürün bulunsun, fiyat uğraştırmasın, sipariş zamanında gelsin yeterli oluyor çoğu zaman.

Geldiğimiz noktada e-ticaret artık ekstra bir seçenek değil.
Günlük hayatın normal akışına dönüşmüş durumda.

Ve görünen o ki insanlar bu hızdan kolay kolay vazgeçmeyecek.

Okumaya Devam Et

Trendler