Bizi Takip Edin

Lifestyle

Tuvalet kâğıdı nereden çıktı?

Yayınlandı

tarihinde

İnsan bazen kendine gerçekten de hayret ediyor! İnternette “en uygun tuvalet kâğıdı” ve “tuvalet kâğıdı fiyatları” diye aratırken merak edip kendisini bir anda tuvalet kâğıdının tarihini araştırırken bulabiliyor. Tuvalet kâğıdının tarihini bilsek ne olur dememeli. Çünkü pandeminin anıları halen taze; marketlerde en hızlı boşalan reyonların başında tuvalet kağıtlarının olduğu raflar geliyordu. Japonya’da 1973’te yaşandığı gibi enflasyon ve petrol krizi nedeniyle aşırı tuvalet kâğıdı istifi yapılarak ülkede tuvalet kağıtlarının tükendiği bir raddeye -neyse ki- gelmedik. Çevrimiçi alışveriş siteleri imdadımıza yetişti ama ya tuvalet kâğıdı bulamasak ne olacaktı?

Pandemide tuvalet kâğıdı bulamasak ne olacaktı?

Bir pandemi daha olur mu bilemiyoruz ama ne olur ne olmaz; tuvalet kâğıdı olmadığı zamanlarda ne kullanıldığını bilsek iyi olur gibi görünüyor!

Şaka bir yana… Hepimiz en yumuşak ve en dayanıklı ve aynı zamanda bütçemize en uygun tuvalet kâğıdı arayışındayız. Tuvalet kâğıdı, günlük hayatımızın temel bir ihtiyacı; aynı zamanda hijyenin ve medeniyetin simgelerinden birisi. Bugünkü halini almadan önce neler olup bittiğini bilmeyi ise genel kültürümüze bir katkı olarak görebiliriz.

19. yüzyıldan öncesi dipsiz bir kuyu

1800’lerin ortalarında toplu olarak üretilen ve ticari olarak satılmaya başlanan tuvalet kâğıdının piyasaya sürülmesi ve ardından 20. yüzyılın başlarında yapılan sürekli iyileştirmelerden önce insanlar, hijyenlerini oldukça ilkel ve hatta bazen acı verici yöntemlerle sağlıyordu. İnsanlar kendi ellerinden kar yığınlarına, samandan mısır koçanlarına kadar birçok şeyi kullanıyordu.

Hijyeni sağlayan objeyi ise ilgili coğrafyanın yerel gelenekleri, sosyal hiyerarşisi ve iklimi belirliyordu. Birtakım doğal araç ve gereçler kullanılmadan önce, yani daha ilkel zamanlarda taş ve diğer doğal malzemelerle silme, su veya karla durulama yaygındı.

Hatta bazı kültürler, hayvan kürkleri ve deniz kabuklarını tercih ediyordu. Evet yanlış duymadınız; deniz kabuğu! Bunu düşünmesi bile yüzümüzün buruşmasına neden oluyor olabilir ama neyse ki o dönemde en ucuz tuvalet kâğıdı gibi zorlu bir arayış içinde değillerdi. Çünkü bu arayış süresince hissettiklerimiz bazen daha acı olabiliyor.

Tuvalet kâğıdına ne ilham oldu?

Tarihi kayıtlara geçen ilk malum hijyen gereci, Antik Roma’da Seneca’nın Romalı yetkili Lucilius’a yazdığı bir mektupta da adı geçen, ucuna deniz süngeri sabitlenmiş tersoryum (xylospongium) olarak geçiyor. Halka açık bir helada niçin kullanıldığını tahmin edersiniz…

Eski zamanlarda tuvaletler

Muhtemelen bir kova sirke veya tuzda temizlenip yeniden kullanıldığı sanılıyor. Hijyen açısından yakın bir işlev görse de tersoryum, tuvalet kağıdının ilk hali değildi elbette. Ayrıca insanların bunu kendilerini mi yoksa tuvaletin kendisini temizlemek için mi kullandığı da net değil.

Tersoryum ya da diğer adıyla xylospongium

Bir başka tarihi gereç ise pessoi olarak bilinen ve yine aynı amaçla kullanılan seramik parçalarıydı. Küçük oval veya dairesel çakıllardan veya kırık seramik parçalarından oluşan pessoi, antik Roma ve Yunan tuvaletlerinin kalıntılarında ortaya çıkarılmıştı. Bazılarında kullanan kişinin düşmanının ismi yazıyordu. Hatta arkeologlar, çömelerek pessoi’yi kullanan bir adamı tasvir eden 2.700 yıllık bir şarap kadehi bile buldu.

Yine de pessoi’nin çok sağlıklı olmadığı ortada; bu seramik malzemelerin zaman içinde ilgili bölgeye zarar vererek cilt tahrişine ve hemoroidlere neden olabileceği bildiriliyor. (1) Sözün özü, pessoi de ne yumuşaklık ne de şekil olarak tuvalet kâğıdına pek benzemiyordu. Hele ki düşman ismi meselesini düşünürsek…

1992 yılındaki kazılarda, bir zamanların İpek Yolu üzerinde, Xuanquanzhi’deki tuvaletlerde bulunan (2) bambu ve ahşaptan spatulaya benzer, ucu bezle sarılı 2.000 yıllık “hijyen çubukları” da tuvalet kâğıdının şekil olarak ilham kaynağı olamazdı.

Olsa olsa yine hijyen amacıyla kullanılan yosun ve yapraklar, belki de bugünkü tuvalet kağıtlarına ilham veriyordu. Çünkü bugünkü tuvalet kağıtları da bir nevi yapraklardan oluşuyor ve içerik olarak da yine bitkisel kaynaktan geliyorlar.

Kâğıdın icadıyla gelen işlevsellik

Buna karşın bugün bildiğimiz anlamdaki kâğıdın M.S 2. yüzyılda Çin’de ortaya çıktığını biliyoruz. (Daha önce Ofix Blog’da yazmıştık.) Araştırmacılar, bu dönemde imparator Wu Di’nin mezarında bulunan kenevir kağıdının hijyen amacıyla kullanıldığını öne sürse de “tuvalet kâğıdı” konusunda en net tarihi kanıt için 6. yüzyıla kadar gitmek gerekiyor.

Çünkü kâğıdın temizlik amacıyla ilk kullanımı, Çinli düşünür Yen Chih-Thui’nin metinlerinden anlaşılacağı üzere 6. yüzyıla kadar gidiyor. Bu öyle bir kilometre taşıydı ki tuvalet kâğıdının yaygın kullanımı başlıyordu.

Bundan sekiz asır kadar sonra ise Çinliler, yılda 1.000-10.000 yapraktan oluşan 10 milyon paket civarında tuvalet kâğıdı üretecek bir beceriye sahip oluyordu. (3) Bu dönemde Çin’de imparatorluk ailesi için pirinç bazlı tuvalet kâğıdı üretimi yapıldığı ve bunun sadece kraliyet için özel bir tüketim ürünü olduğu da biliniyor. (4)

14. yüzyılda hüküm süren Çin İmparatoru Hongwu, imparatorluk hanesi için 15.000 yaprak ekstra yumuşak ve parfümlü tuvalet kâğıdı sipariş ederek (5) daha hassas tarafını gösteriyordu: En uygun tuvalet kâğıdı! Ayrıca 1393’te Nanjing’deki İmparatorluk Mahkemesi için 720.000 yaprak tuvalet kâğıdı sipariş edildiği de tarihi kayıtlarda yer alıyor. (6)

“Çağın en büyük nimeti”

Peki tuvalet kâğıdı fikri kimin aklına gelmişti? Aslında tuvalet kâğıdını icat etmek kimsenin aklına gelmemişti. Daha ziyade, “tuvalet kâğıdını paketleyerek satmak” bir insanın aklına gelecekti.

Bugün en uygun tuvalet kâğıdı arayışımıza karşılık olarak 12, 16, 24, 32 ve 48’li paketler halinde satılan; yumuşak, güçlü ve uzun rulo tuvalet kâğıdının ilk örneğini, Joseph Gayetty geliştiriyordu. Bu, 19. yüzyılın ikinci yarısında, “Çağın en büyük nimeti” olarak adlandırdığı ilk ticari tuvalet kağıdıydı.

O güne kadar tuvalet kâğıdı, adeta Çin’in tekelindeydi. Batı’ya gelmesi de Gayetty’nin buna bir son vermesiyle gerçekleşiyordu. Gayetty, 1857’de 500 yapraklık paketleri 50 sentten satıyordu (7); rakibi yoktu, en ucuz tuvalet kâğıdı buydu; aynı zamanda en pahalısı da!

Gayetty’nin bu iddialı çıkışı, her ne kadar “ticari bir felaket” olarak anılsa da Thomas, Edward ve Clarence’den oluşan Scott Kardeşler (Scott Paper Company), 1890’larda herkes için uygun tuvalet kâğıdını başarılı bir şekilde pazarlamayı ve ABD’nin lideri olmayı başarıyordu. (8)

Hijyen atılımı

Bu başarının ardından dünya, bu hijyenik malzeme konusunda atılım yaşıyor, özellikle de Gayetty’nin ilk kıvılcımı çakması sayesinde tuvalet kâğıdı ruloları, artık temel bir ev konforu malzemesi olarak kabul görmeye başlıyordu.

Bunun yayılması her ne kadar Scott Kardeşler’in başarısı olsa da Gayetty -tuvalet kağıdının mucidi olmasa bile- modernize edilmesi ve dünya genelinde yaygınlaşması konusunda önemli bir yere sahip olarak özel bir anmayı hak ediyor.

1900’lerin başında kâğıt hamurundan kâğıt üretmek mümkün hale geldiğinde, tuvalet kâğıdı üretimi de daha ucuzlaşarak herkes için uygun tuvalet kâğıdı almak da mümkün hale geliyordu. Hem kâğıt hamurundan yapılan tuvalet kağıtlarının üzerine sifon çekilmesi, yani suda erimesi sayesinde bertaraf edilmesi daha kolay hale geliyordu.

Bugün ise birçok marka, eski gazete ve ofis kağıtlarından yapılmış geri dönüştürülmüş tuvalet ruloları üreterek daha “çevre dostu” üretime yönelmiş durumda. Biz de bu çabaları takdirle karşılıyoruz.

Sözün özü; ortalama dört kişilik bir aile, en uygun tuvalet kâğıdı seçimini yaparak günlük olarak 150 yapraklık, yani normal bir rulo tuvalet kâğıdı kullanıyor. Bu da haftada tahmini 7 rulo ve ayda 28 rulo yapıyor. (9) Hal böyle olunca da tuvalet kâğıdını, hayatımızın en önemli gereçlerinden biri olarak sayabiliriz. Bu haliyle tarihini de bilmemiz gerektiğini düşünerek sizi kısa bir yolculuğa çıkarmak istedik. Umarız bu yolculuktan keyif almışsınızdır.

(1) https://www.livescience.com/toilet-paper-history.html

(2) https://victoriaplum.com/blog/posts/history-of-the-toilet-roll

(3) https://www.history.com/news/toilet-paper-hygiene-ancient-rome-china

(4) https://www.nationalgeographic.com/history/article/what-people-do-before-toilet-paper

(5) https://www.newscientist.com/article/mg21628962-900-soft-strong-and-long-the-story-of-toilet-paper/

(6) https://www.globaltimes.cn/content/593200.shtml

(7) https://www.thesun.co.uk/news/13911943/who-invented-toilet-paper/

(8) http://www.toiletpaperhistory.net/invented-toilet-paper/joseph-gayetty/

(9) https://www.cottonelle.com/en-ca/tips-advice/toilet-paper-101/how-much-toilet-paper-do-we-use

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Lifestyle

As Bayrakları: Türkiye’nin Dünya Kupası Yolculuğunda Yeni Bir Sayfa

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Futbol, Türkiye’de sadece bir spor değil;
bazen bir umut, bazen birleştirici bir heyecan, bazen de “bu sefer olacak” duygusu.

Dünya Kupası ise bu hikayenin en büyük sahnesi.
Ve biz, o sahnede az görünmüş ama unutulmayacak izler bırakmış bir ülkeyiz.

Türkiye Dünya Kupası’na Kaç Kez Katıldı?

Türkiye, FIFA Dünya Kupası tarihine bakıldığında
çok sık katılım gösteren bir ülke değil.

  • 1954 Dünya Kupası (İsviçre)
  • 2002 Dünya Kupası (Güney Kore & Japonya)

Toplamda sadece 2 kez katıldık.

Ama işin ilginç kısmı şu:
Bu iki katılımın biri, Türk futbol tarihinin en büyük başarılarından birine dönüştü.

2002 yılı…
Türkiye için sadece bir turnuva değil, kolektif bir hatıradır.

Teknik direktör Şenol Güneş yönetimindeki milli takım;
disiplinli oyun, güçlü savunma ve doğru zamanda gelen gollerle turnuvaya damga vurdu.

Türkiye Neden Uzun Süredir Dünya Kupası’nda Yok?

Bu soru yıllardır soruluyor.

  • İstikrarsız performans
  • Kadro sürekliliğinin sağlanamaması
  • Avrupa elemelerindeki zorlu rekabet

gibi faktörler, Türkiye’nin bu sahneden uzak kalmasına neden oldu.

Ama futbolun güzel yanı şu:
Her zaman yeni bir hikaye yazma şansı vardır.

Yeni Nesil, Yeni Umut

Son yıllarda genç ve yetenekli oyuncuların yükselişi
milli takım için yeniden umut oluşturuyor.

Avrupa’da forma giyen Türk futbolcuların sayısı artarken,
oyun kalitesi ve rekabet gücü de yukarı çıkıyor.


Ofiste Dünya Kupası Heyecanı

Dünya Kupası sadece sahada yaşanmıyor.

Ofiste:

  • Maç skorları takip edilir
  • Tahminler yapılır
  • “Bu maç alınır” tartışmaları döner
  • Kahve molaları uzar

İşte tam da bu anlarda, küçük detaylar büyük fark yaratır.

İyi bir kahve, rahat bir çalışma ortamı ve ihtiyaç duyulan ofis ürünleri…
Tüm bunlar, o heyecanı daha keyifli hale getirir.

Ofix, ofislerin bu tarz anlarda ihtiyaç duyduğu her şeyi bir araya getirirken,
günün temposunu bozmadan keyifli molalar vermenizi sağlar.

Son Söz: Yine Olabilir

Türkiye, Dünya Kupası’na çok sık katılmamış olabilir.
Ama katıldığında iz bırakmayı başarmış bir takım.

2002 bunun en büyük kanıtı.

Belki bir sonraki turnuvada,
yine aynı heyecanı yaşarız.

Ve belki yine ofislerde, ekran başında
“bu sefer gerçekten oluyor” deriz.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

İş Güvenliği: Plaza Hayatında Fark Etmeden Biriken Riskler

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Ofiste çalışıyorsan büyük ihtimalle kendini güvende hissediyorsundur.
Ne de olsa ne şantiye var ne ağır makineler. Masa, sandalye, bilgisayar… hepsi oldukça “zararsız” görünüyor.

Ama işin aslı şu: Ofis ortamı tehlikesiz değil, sadece tehlikeleri sessiz.

Gün içinde başına gelenleri düşün.
Masaya oturuyorsun, bilgisayarı açıyorsun, bir yandan kahve içiyorsun. Saatler geçiyor ama fark etmiyorsun. Çünkü her şey alıştığın gibi. Zaten problem de tam burada başlıyor: alışkanlıklar, zamanla hataları görünmez hale getiriyor.

Mesela masa altındaki kablolar…
İlk gün dikkat edersin. Sonra görmezden gelmeye başlarsın. Bir süre sonra artık orada olduklarını bile unutursun. Ta ki bir anlık dalgınlıkta ayağın takılana kadar.

Ya da sandalye…
“Rahat gibi” gelir ama aslında doğru ayarda değildir. Günler geçtikçe omuzların biraz daha öne düşer, ekran biraz daha aşağıda kalır. O an bir şey hissetmezsin ama gün sonunda yorgunluk artar. Bir süre sonra bu durum normalin olur.

İşte plaza hayatındaki riskler tam olarak böyle çalışır: büyük değil, biriken.

İş güvenliği denince çoğu kişinin aklına prosedürler, eğitimler, uzun uzun anlatılan kurallar gelir. O yüzden de sıkıcı bulunur. Ama ofis tarafında iş güvenliği aslında çok daha basit bir yerden başlar: düzen.

Düzenli bir masa, doğru yerleştirilmiş bir ekran, güvenli kullanılan prizler… Bunlar kulağa küçük detaylar gibi gelir ama günün sonunda hem konforu hem verimi doğrudan etkiler. Hatta çoğu zaman fark etmeden yaşadığın yorgunluğun sebebi bile bu küçük eksiklikler olur.

Bir de işin hijyen tarafı var ki genelde en çok atlanan konu burası.
Ortak kullanılan alanlar, mutfak, masa yüzeyleri… Bunlar sadece temizlik meselesi değil, doğrudan iş güvenliği konusu. Çünkü sağlıklı olmayan bir ortamda çalışmak da bir risk.

Bu noktada doğru ürün seçimi devreye giriyor. Ergonomik ofis ekipmanları, kablo düzenleyiciler, güvenli priz çözümleri ya da temizlik ürünleri… Bunların hepsi aslında “daha konforlu” bir ofis için değil, daha güvenli bir çalışma ortamı için var. Ofix gibi platformlarda bu ürünleri doğru şekilde seçmek, işi oldukça kolaylaştırıyor.

Sonuçta kimse ofise gelirken “bugün başıma bir şey gelir” diye düşünmez.
Ama kimse de gün sonunda sebepsiz yere yorulmak, ağrıyla kalkmak ya da küçük bir kazayla günü kapatmak istemez.

Plaza hayatında riskler gürültüyle gelmez.
Sessizce birikir, alışkanlığa dönüşür.

Ve çoğu zaman çözümü de büyük değişikliklerde değil,
gözünün önünde duran küçük detaylarda saklıdır.

Okumaya Devam Et

Beyaz Yakalım

Neden her iki beyaz yakalıdan biri “ben bunu daha ne kadar yapacağım?” diyor?

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Sabah alarm çalıyor.
Bir anlığına “bugün işe gitmesem ne olur?” düşüncesi geçiyor aklından.

Sonra herkes gibi kalkıyorsun. Kahveni alıyorsun, bilgisayarın başına geçiyorsun.
Ama içten içe şunu hissediyorsun: Bu sadece yorgunluk değil.

Son dönemde beyaz yakalıların büyük bir kısmı aynı şeyi düşünüyor.
Gitmek değil belki… ama kalmak da eskisi kadar kolay gelmiyor.


İş sandığımızdan daha fazlası

Kimse sadece para kazanmak için çalıştığını düşünmek istemiyor.
İnsan biraz da “ben ne yapıyorum?” sorusunun cevabını arıyor.

Yaptığın işin bir anlamı olsun istiyorsun.
Bir katkın olsun.
Birileri fark etsin.

O yüzden iş sadece iş olmuyor.
Yavaş yavaş senin bir parçan haline geliyor.

Ama işte tam bu yüzden, karşılığını alamadığında sadece yorulmuyorsun… kırılıyorsun.


“Biraz daha dayan” hali

İş hayatı sana açık açık şunu söylemiyor ama hissettiriyor:
Biraz daha hızlı ol, biraz daha fazla sorumluluk al, biraz daha idare et.

Bir süre sonra bu “biraz daha”lar birikiyor.

Akşam laptopu kapatıyorsun ama zihnin kapanmıyor.
Hafta sonu geliyor ama tam dinlenemiyorsun.
Pazartesi daha gelmeden yorgun hissediyorsun.

Ve bir noktada insan kendine şu soruyu soruyor:
“Ben gerçekten bu tempoya alıştım mı, yoksa sadece katlanıyor muyum?”


Gün bitiyor ama iş bitmiyor

Eskiden iş çıkınca iş biterdi.
Şimdi sadece mekan değişiyor.

Mail gelirse bakılıyor.
Mesaj düşerse cevaplanıyor.
“Şunu da hızlıca halledeyim” dediğin şey, geceye sarkıyor.

Bir de hayatın kendisi var.

Ev, sorumluluklar, yapılacaklar…
Yani aslında gün içinde tek bir iş yapmıyorsun.
Sürekli bir şeyleri dengede tutmaya çalışıyorsun.

Ama o denge çoğu zaman tutmuyor.


İçten içe bir şeyler eksik

En yorucu olan şey bazen işin kendisi değil.
Karşılığını alamadığını hissetmek.

Çok çalışıyorsun ama yeterince görülmüyorsun.
Emek veriyorsun ama fark yaratıyormuş gibi hissetmiyorsun.

Bazen aynı işi yaptığın insanların farklı yerlerde olduğunu görüyorsun.
Ve o an şunu düşünüyorsun:

“Ben nerede yanlış yapıyorum?”

Aslında çoğu zaman yanlış yapan sen değilsin.
Ama bunu anlamak zaman alıyor.


“İstifa” dediğimiz şey

Dışarıdan bakınca basit:
“İşi bırakmış.”

Ama içeride olan şey biraz daha farklı.

Bu karar genelde bir anda verilmiyor.
Biriken şeyler var.

Yavaş yavaş uzaklaşmak,
kendini geri çekmek,
eskisi kadar önemsememek…

Ve bir gün, artık devam edemediğini fark etmek.

O yüzden bu sadece bir işten ayrılma değil.
Bir hissin, bir yükün, bir döngünün içinden çıkma hali.


Aynı döngü, aynı yorgunluk

Birçok insanın yaşadığı şey aslında birbirine çok benziyor.

Yaptığın işin karşılığını tam alamadığını hissetmek,
ilerliyormuş gibi değil de yerinde sayıyormuş gibi hissetmek,
ne kadar çabalarsan çabala yetmiyormuş gibi gelmesi…

Ve en önemlisi,
hayatın sadece işten ibaretmiş gibi hissettirmesi.

İşte bu his biriktiğinde,
insan “bırakayım mı?” diye düşünmeye başlıyor.


Asıl mesele

Bugün beyaz yakalıların yaşadığı şey tembellik değil.

Kimse çalışmaktan kaçmıyor.
Ama kimse de kendini kaybedecek kadar çalışmak istemiyor.

İnsanlar üretmek istiyor, faydalı olmak istiyor, iyi hissetmek istiyor.

Ama bunun karşılığında sadece yorgunluk kalıyorsa,
orada bir problem var.

O yüzden mesele şu değil:
“İnsanlar neden çalışmak istemiyor?”

Asıl mesele şu:
İnsanlar neden bu şekilde çalışmak istemiyor?

Okumaya Devam Et

Trendler