Bizi Takip Edin

Lifestyle

Bipolar bozukluk nedir?

Yayınlandı

tarihinde

Bipolar bozukluk hakkında faydalı bilgiler Ofix Blog'da...

Psikolojik hastalıklar içinde bipolar bozukluk, tedavisi en zor ve etkileri en fazla hissedilen hastalıklardan biridir. Toplumun yaklaşık yüzde 3’ünde görülen bu hastalık, en çok 20-35 yaş arası kişilerde ortaya çıkmakta ve kişinin hem günlük hayatını, hem de iş hayatını olumsuz etkilemekte. Bipolar bozukluğun esas nedeni günümüzde tam olarak bilinmese de bu hastalığa yol açan etkenler içinde genetik faktörlerin payının yüksek olduğu konusunda genel bir kabul var. Kişinin hayatında ortaya çıkan büyük travmalar ve başka birtakım çevresel faktörler de bipolar bozukluğa yol açabilmekte. Ofix Blog‘da bu haftaki sağlık köşemizde, bipolar bozukluk hakkında faydalı bilgiler paylaşacağız.

Kısaca Bipolar Bozukluk

Tıp literatüründe manik-depresif hastalık olarak da ifade edilen bipolar bozukluk, iki farklı hastalık dönemiyle karakterize edilen psikolojik bir hastalıktır. Bu hastalığa sahip kişiler, manik dönem denilen dönemde son derece aktif, depresif dönem denilen dönemde ise tümüyle çökkün ve bitkin bir ruh haline sahiptir. Manik ve depresif dönemlerin dışında kişi, psikolojik bakımdan normal bir ruh haline sahiptir ve hem günlük hayatını, hem de iş hayatını düzgün bir şekilde sürdürür. Manik ve depresif dönemlerinde ise birbirinden tümüyle zıt kişilik özellikleri sergileyerek kendisini birçok sorunun içinde bulabilir. 

Bununla birlikte, tüm insanlar kendilerini bazen çok canlı, bazense çok bitkin hissedebilir. Fakat bu durum, kişide bipolar bozukluk olduğu anlamına gelmez. Nitekim bipolar bozukluk, çok ciddi bir psikolojik hastalıktır ve bir kişiye bu teşhisin konulabilmesi için hekim tarafından muayene edilmesi gerekir. Bunun dışındaki manik veya depresif davranışlar, kişide bipolar bozukluk olduğunu göstermez. Günlük stres, yorgunluk, geçim sıkıntısı vb. nedenlerle oluşan ve neden ortadan kalktığında sona eren yanlış davranış şekilleri, bipolar bozukluk kapsamında değerlendirilmemekte.

Manik Dönemin Genel Özellikleri

Bipolar bozukluk teşhisi konulan hastalar, manik dönemlerinde yani taşkınlık dönemlerinde aşırı coşkun bir ruh haline sahiptir. Kendilerini çok enerjik hissederler, her konuda heyecanlı ve sabırsız davranırlar. Normalde olduklarından çok daha enerjik hale geldikleri bu dönemde daha fazla aktivite gösterirler. Daha az uyurlar, daha hızlı konuşurlar, yaptıkları işleri daha kısa sürede tamamlarlar. Ne var ki, aşırı heyecanlı ve coşkulu oldukları için yaptıkları işlere dikkatlerini yoğunlaştıramazlar. Çok kolay hata yaparlar, konuşmalarında konudan konuya hızlıca atlayıp tutarlılığı koruyamazlar. Duygu ve düşünce dünyaları bu hızlı değişime ayak uyduramayınca, kendilerini korumak için aşırı duyarlılık geliştirirler. Akla gelmeyecek noktaları öne çıkarırlar, risk almaktan kaçınmazlar.

Hastalar manik dönemde, ayakları yere basmayan plan ve projeler geliştirip bunları çevrelerine kabul ettirmeye çalışırlar. Savundukları abartılı düşünceler, kendilerini çok özel ve ayrıcalıklı hissetmelerini sağlar. Abartmanın dozu yükseldikçe, özgüvenleri de yükselir ve projelerin kapsamı genişler. Çevrelerinde kendilerine ve projelerine yönelik ilgi ve beğeni gördüklerinde, abartmanın kapsam ve sınırlarını genişletirler. Haliyle, iş hayatında yönetici pozisyonunda bulunan bipolar bozukluk sahibi kişiler, şirketin ayakları yere basmayan projelere büyük kaynaklar aktarmasına, maddi kayba uğramasına ve rekabet gücünün zayıflamasına yol açabilir.

Depresif Dönemin Genel Özellikleri

Bipolar bozukluk tanısı konan kişilerin depresif dönemleri, manik dönemin tümüyle tersine seyreder. Depresif dönemde hastalar mutsuz, umutsuz, karamsar, kendisini değersiz hisseden ve özgüveni düşük bir ruh hali içindedir. Kendilerini son derece yorgun hissederler, günlük aktivitelerini yapmakta bile güçlük çekerler. Daha fazla uyurlar, yataktan kalkmakta zorlanırlar. Konuşmaları kesik kesiktir, olayları hep en kötü tarafından ele alırlar. Kendilerini güvende hissetmezler, sürekli ve her şeyden kaygı duyarlar. Depresif dönemde hastalar, kendilerini her şeyden dolayı suçlu hisseder, kendileriyle en alakasız konulardan bile pişmanlık duyarlar. Hayattan zevk almama duygusu, depresif dönemin en yoğun noktasında intihar düşüncesini akıllarına getirir.

Depresif dönemde hastaların unutkanlık düzeyleri yüksektir, kendileri için çok önemli şeyleri bile hatırlamakta güçlük çekerler. İştahları azaldığı için düzgün beslenemez, bol karbonhidratlı yiyeceklere yönelirler. Kilo sorunları varsa, aldıkları fazla kilolardan dolayı büyük bir pişmanlık hissederler. Depresif davranışları günlük hayatlarını olduğu gibi, iş hayatlarını da olumsuz etkiler. Gelecek vizyonlarını yitirdikleri için ileriyi göremezler. Sorunları aşılması gereken bir engel olarak değil, şirketin sonunu getirecek bir durum olarak değerlendirirler. Yönetici pozisyonundaki hastaların depresif dönemleri, şirketin sorun çözme becerisini zayıflatır. Personel düzeyindeki hastaların depresif dönemleri ise şirketin enerjisini düşürür, hedeflerine ulaşmasını zorlaştırır.

Bipolar Bozukluk Sahibi Kişilerle Doğru İletişim Şekilleri

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bipolar bozukluk ciddi bir psikolojik hastalıktır ve bu nedenle, hastalığın tanısının konulmasından tedavi süreçlerine kadar tüm aşamaların hekim gözetiminde gerçekleşmesi gerekir. Bipolar bozukluğun tedavisi çok uzun yıllar sürebildiği gibi, tam iyileşmenin sağlanamadığı birçok vakıayla da karşılaşılabilmekte. Tedavi sürecinde sinir sisteminde olumlu dönüşüm sağlayacak etken maddelerin kullanılması gerektiği gibi, hastayla kurulacak doğru iletişim şekilleri de büyük önem taşımakta. Hem günlük hayatta, hem de iş hayatında bipolar bozukluk sahibi kişilerle kurulacak bozuk iletişim şekilleri, hastanın kendisine olduğu gibi çevresine de zarar vermesine yol açabilir.

Bipolar bozukluk sahibi kişilerle doğru bir iletişim kurabilmeniz için her şeyden önce, bipolar bozukluğun ne olduğunu bilmelisiniz. Manik ve depresif dönemde hastaların hangi davranış şekillerini geliştirdiğine dikkat etmelisiniz. Nitekim bu dönemler, hastalığın ilk yıllarında çok uzun sürebilirken, ilerleyen yıllarda daha kısa sürelerle ortaya çıkmakta. Konuyla ilgili yapılan bilimsel araştırmalara göre bipolar bozukluk sahibi kişilerin ilk 10 yılda manik ve depresif dönemleri ortalama 2.5 yıl sürmekte. İlk 10 yılın ardından ortalama süre 1-2 yıla düşmekte. İleri düzeyde bipolar bozukluk sahibi hastalar ise ortalama 6 ayda bir bu döngüyü yaşayabilmekte.

Manik Dönemde Doğru İletişim

Hastalığın manik döneminde kişiler, birçok duygu ve düşüncelerini fazla düşünmeden, akıllarına geldiği gibi ifade eder, eleştiriye tahammül gösteremezler. Kendilerini aşırı özgüvenli hissettikleri için davranışlarında bir tür kibir görülür. Manik dönemde hastayla kurulacak en doğru iletişim şekli, özgüvenini sarsmayacak ve enerjisini doğru yönlere aktarmasını sağlayacak iletişim şekilleridir. İster yönetici, isterse personel düzeyinde olsun, bu kişilerin geliştirdiği projeleri, yaptığı işleri sağlam şekilde temellendirmesini istemelisiniz. Daha fazla veri veya piyasa analizi yapmasını sağlamalı, karşılaşılabilecek olası engeller hakkında onu mutlaka bilgilendirmelisiniz. Aksi yöndeki her tutum ve davranış, hastanın kendisine ve şirkete zarar vermesine yol açabilir.

Depresif Dönemde Doğru İletişim

Hastalığın depresif döneminde ise kişiler, manik dönemin tam tersine, herhangi bir plan veya proje geliştirmek istemez, ellerindekilerini kaybetmekten korkarak düşüncelerini açıklamaya bile çalışmazlar. Bu dönemde onlarla kurulacak en doğru iletişim şekilleri, kendilerini güven altında hissettirecek, onlara değer verdiğinizi gösterecek iletişim şekilleridir. Örneğin, şirketin cirosundaki düşüşten yersiz yere kendisini sorumlu tutan bir hasta için, ciroyu arttırmaya dönük görüşlerini ifade edebileceği ortamlar yaratabilirsiniz. Bu sayede hem yersiz endişelerinden ve suçluluk duygusundan kurtulur, hem de görüşlerine değer verildiğini görerek kendisini değerli ve anlamlı hisseder.

Diğer taraftan, hem günlük hayatlarını, hem de iş hayatlarını düzgün bir şekilde sürdürmek için bipolar bozukluk sahibi kişilerin de dikkat etmesi gereken bazı konular var. Her şeyden önce, kendileriyle ilgili farkındalıklarını olabildiğince arttırmalılar. Bu hastalıktan kurtulmak için tıbbi tedavinin yanı sıra, gerekli yaşam tarzı değişikliğini mutlaka gerçekleştirmeliler. Hastalıklarından dolayı herhangi bir utanç duymamalı, hatta bu konuda aile ve arkadaşlarıyla konuşmaktan çekinmemeliler. Stresten uzak durmaya çalışmalı, uyku düzenlerini korumalı, sağlıklı beslenmeli, sigara ve alkol gibi zararlı alışkanlıkları hayatlarından çıkarmalılar. Doğru iletişim şekilleriyle ilgili olaraksa, daha fazla empati yapmaya çalışmalı, olayları objektif bir şekilde değerlendirmeyi alışkanlık haline getirmeliler.

Tüm okurlarımıza sağlıklı, keyifli ve bol kazançlı günler diliyoruz…

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Lifestyle

As Bayrakları: Türkiye’nin Dünya Kupası Yolculuğunda Yeni Bir Sayfa

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Futbol, Türkiye’de sadece bir spor değil;
bazen bir umut, bazen birleştirici bir heyecan, bazen de “bu sefer olacak” duygusu.

Dünya Kupası ise bu hikayenin en büyük sahnesi.
Ve biz, o sahnede az görünmüş ama unutulmayacak izler bırakmış bir ülkeyiz.

Türkiye Dünya Kupası’na Kaç Kez Katıldı?

Türkiye, FIFA Dünya Kupası tarihine bakıldığında
çok sık katılım gösteren bir ülke değil.

  • 1954 Dünya Kupası (İsviçre)
  • 2002 Dünya Kupası (Güney Kore & Japonya)

Toplamda sadece 2 kez katıldık.

Ama işin ilginç kısmı şu:
Bu iki katılımın biri, Türk futbol tarihinin en büyük başarılarından birine dönüştü.

2002 yılı…
Türkiye için sadece bir turnuva değil, kolektif bir hatıradır.

Teknik direktör Şenol Güneş yönetimindeki milli takım;
disiplinli oyun, güçlü savunma ve doğru zamanda gelen gollerle turnuvaya damga vurdu.

Türkiye Neden Uzun Süredir Dünya Kupası’nda Yok?

Bu soru yıllardır soruluyor.

  • İstikrarsız performans
  • Kadro sürekliliğinin sağlanamaması
  • Avrupa elemelerindeki zorlu rekabet

gibi faktörler, Türkiye’nin bu sahneden uzak kalmasına neden oldu.

Ama futbolun güzel yanı şu:
Her zaman yeni bir hikaye yazma şansı vardır.

Yeni Nesil, Yeni Umut

Son yıllarda genç ve yetenekli oyuncuların yükselişi
milli takım için yeniden umut oluşturuyor.

Avrupa’da forma giyen Türk futbolcuların sayısı artarken,
oyun kalitesi ve rekabet gücü de yukarı çıkıyor.


Ofiste Dünya Kupası Heyecanı

Dünya Kupası sadece sahada yaşanmıyor.

Ofiste:

  • Maç skorları takip edilir
  • Tahminler yapılır
  • “Bu maç alınır” tartışmaları döner
  • Kahve molaları uzar

İşte tam da bu anlarda, küçük detaylar büyük fark yaratır.

İyi bir kahve, rahat bir çalışma ortamı ve ihtiyaç duyulan ofis ürünleri…
Tüm bunlar, o heyecanı daha keyifli hale getirir.

Ofix, ofislerin bu tarz anlarda ihtiyaç duyduğu her şeyi bir araya getirirken,
günün temposunu bozmadan keyifli molalar vermenizi sağlar.

Son Söz: Yine Olabilir

Türkiye, Dünya Kupası’na çok sık katılmamış olabilir.
Ama katıldığında iz bırakmayı başarmış bir takım.

2002 bunun en büyük kanıtı.

Belki bir sonraki turnuvada,
yine aynı heyecanı yaşarız.

Ve belki yine ofislerde, ekran başında
“bu sefer gerçekten oluyor” deriz.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

İş Güvenliği: Plaza Hayatında Fark Etmeden Biriken Riskler

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Ofiste çalışıyorsan büyük ihtimalle kendini güvende hissediyorsundur.
Ne de olsa ne şantiye var ne ağır makineler. Masa, sandalye, bilgisayar… hepsi oldukça “zararsız” görünüyor.

Ama işin aslı şu: Ofis ortamı tehlikesiz değil, sadece tehlikeleri sessiz.

Gün içinde başına gelenleri düşün.
Masaya oturuyorsun, bilgisayarı açıyorsun, bir yandan kahve içiyorsun. Saatler geçiyor ama fark etmiyorsun. Çünkü her şey alıştığın gibi. Zaten problem de tam burada başlıyor: alışkanlıklar, zamanla hataları görünmez hale getiriyor.

Mesela masa altındaki kablolar…
İlk gün dikkat edersin. Sonra görmezden gelmeye başlarsın. Bir süre sonra artık orada olduklarını bile unutursun. Ta ki bir anlık dalgınlıkta ayağın takılana kadar.

Ya da sandalye…
“Rahat gibi” gelir ama aslında doğru ayarda değildir. Günler geçtikçe omuzların biraz daha öne düşer, ekran biraz daha aşağıda kalır. O an bir şey hissetmezsin ama gün sonunda yorgunluk artar. Bir süre sonra bu durum normalin olur.

İşte plaza hayatındaki riskler tam olarak böyle çalışır: büyük değil, biriken.

İş güvenliği denince çoğu kişinin aklına prosedürler, eğitimler, uzun uzun anlatılan kurallar gelir. O yüzden de sıkıcı bulunur. Ama ofis tarafında iş güvenliği aslında çok daha basit bir yerden başlar: düzen.

Düzenli bir masa, doğru yerleştirilmiş bir ekran, güvenli kullanılan prizler… Bunlar kulağa küçük detaylar gibi gelir ama günün sonunda hem konforu hem verimi doğrudan etkiler. Hatta çoğu zaman fark etmeden yaşadığın yorgunluğun sebebi bile bu küçük eksiklikler olur.

Bir de işin hijyen tarafı var ki genelde en çok atlanan konu burası.
Ortak kullanılan alanlar, mutfak, masa yüzeyleri… Bunlar sadece temizlik meselesi değil, doğrudan iş güvenliği konusu. Çünkü sağlıklı olmayan bir ortamda çalışmak da bir risk.

Bu noktada doğru ürün seçimi devreye giriyor. Ergonomik ofis ekipmanları, kablo düzenleyiciler, güvenli priz çözümleri ya da temizlik ürünleri… Bunların hepsi aslında “daha konforlu” bir ofis için değil, daha güvenli bir çalışma ortamı için var. Ofix gibi platformlarda bu ürünleri doğru şekilde seçmek, işi oldukça kolaylaştırıyor.

Sonuçta kimse ofise gelirken “bugün başıma bir şey gelir” diye düşünmez.
Ama kimse de gün sonunda sebepsiz yere yorulmak, ağrıyla kalkmak ya da küçük bir kazayla günü kapatmak istemez.

Plaza hayatında riskler gürültüyle gelmez.
Sessizce birikir, alışkanlığa dönüşür.

Ve çoğu zaman çözümü de büyük değişikliklerde değil,
gözünün önünde duran küçük detaylarda saklıdır.

Okumaya Devam Et

Beyaz Yakalım

Neden her iki beyaz yakalıdan biri “ben bunu daha ne kadar yapacağım?” diyor?

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Sabah alarm çalıyor.
Bir anlığına “bugün işe gitmesem ne olur?” düşüncesi geçiyor aklından.

Sonra herkes gibi kalkıyorsun. Kahveni alıyorsun, bilgisayarın başına geçiyorsun.
Ama içten içe şunu hissediyorsun: Bu sadece yorgunluk değil.

Son dönemde beyaz yakalıların büyük bir kısmı aynı şeyi düşünüyor.
Gitmek değil belki… ama kalmak da eskisi kadar kolay gelmiyor.


İş sandığımızdan daha fazlası

Kimse sadece para kazanmak için çalıştığını düşünmek istemiyor.
İnsan biraz da “ben ne yapıyorum?” sorusunun cevabını arıyor.

Yaptığın işin bir anlamı olsun istiyorsun.
Bir katkın olsun.
Birileri fark etsin.

O yüzden iş sadece iş olmuyor.
Yavaş yavaş senin bir parçan haline geliyor.

Ama işte tam bu yüzden, karşılığını alamadığında sadece yorulmuyorsun… kırılıyorsun.


“Biraz daha dayan” hali

İş hayatı sana açık açık şunu söylemiyor ama hissettiriyor:
Biraz daha hızlı ol, biraz daha fazla sorumluluk al, biraz daha idare et.

Bir süre sonra bu “biraz daha”lar birikiyor.

Akşam laptopu kapatıyorsun ama zihnin kapanmıyor.
Hafta sonu geliyor ama tam dinlenemiyorsun.
Pazartesi daha gelmeden yorgun hissediyorsun.

Ve bir noktada insan kendine şu soruyu soruyor:
“Ben gerçekten bu tempoya alıştım mı, yoksa sadece katlanıyor muyum?”


Gün bitiyor ama iş bitmiyor

Eskiden iş çıkınca iş biterdi.
Şimdi sadece mekan değişiyor.

Mail gelirse bakılıyor.
Mesaj düşerse cevaplanıyor.
“Şunu da hızlıca halledeyim” dediğin şey, geceye sarkıyor.

Bir de hayatın kendisi var.

Ev, sorumluluklar, yapılacaklar…
Yani aslında gün içinde tek bir iş yapmıyorsun.
Sürekli bir şeyleri dengede tutmaya çalışıyorsun.

Ama o denge çoğu zaman tutmuyor.


İçten içe bir şeyler eksik

En yorucu olan şey bazen işin kendisi değil.
Karşılığını alamadığını hissetmek.

Çok çalışıyorsun ama yeterince görülmüyorsun.
Emek veriyorsun ama fark yaratıyormuş gibi hissetmiyorsun.

Bazen aynı işi yaptığın insanların farklı yerlerde olduğunu görüyorsun.
Ve o an şunu düşünüyorsun:

“Ben nerede yanlış yapıyorum?”

Aslında çoğu zaman yanlış yapan sen değilsin.
Ama bunu anlamak zaman alıyor.


“İstifa” dediğimiz şey

Dışarıdan bakınca basit:
“İşi bırakmış.”

Ama içeride olan şey biraz daha farklı.

Bu karar genelde bir anda verilmiyor.
Biriken şeyler var.

Yavaş yavaş uzaklaşmak,
kendini geri çekmek,
eskisi kadar önemsememek…

Ve bir gün, artık devam edemediğini fark etmek.

O yüzden bu sadece bir işten ayrılma değil.
Bir hissin, bir yükün, bir döngünün içinden çıkma hali.


Aynı döngü, aynı yorgunluk

Birçok insanın yaşadığı şey aslında birbirine çok benziyor.

Yaptığın işin karşılığını tam alamadığını hissetmek,
ilerliyormuş gibi değil de yerinde sayıyormuş gibi hissetmek,
ne kadar çabalarsan çabala yetmiyormuş gibi gelmesi…

Ve en önemlisi,
hayatın sadece işten ibaretmiş gibi hissettirmesi.

İşte bu his biriktiğinde,
insan “bırakayım mı?” diye düşünmeye başlıyor.


Asıl mesele

Bugün beyaz yakalıların yaşadığı şey tembellik değil.

Kimse çalışmaktan kaçmıyor.
Ama kimse de kendini kaybedecek kadar çalışmak istemiyor.

İnsanlar üretmek istiyor, faydalı olmak istiyor, iyi hissetmek istiyor.

Ama bunun karşılığında sadece yorgunluk kalıyorsa,
orada bir problem var.

O yüzden mesele şu değil:
“İnsanlar neden çalışmak istemiyor?”

Asıl mesele şu:
İnsanlar neden bu şekilde çalışmak istemiyor?

Okumaya Devam Et

Trendler