Bizi Takip Edin

Lifestyle

Dama nasıl oynanır?

Yayınlandı

tarihinde

Dama oyunu hakkında faydalı bilgiler Ofix Blog'da...

Taşla oynanan oyunlar içinde dama oyunu, ülkemizde en sevilen masa oyunlarından biri. Genellikle 8 x 8 kareden oluşan oyun tahtası üzerinde oynanan bu oyun, bazı ülkelerde 10 x 10 veya 12 x 12 kareden oluşan oyun tahtaları üzerinde de oynanabilmekte. Son derece basit bir oyun olan damada rakip iki oyuncunun taşlarını dama yapmak için geliştirdiği taktik ve stratejiler oyunu daha da keyifli hale getirmekte. Ofix Blog‘da bugünkü yazımızda, ofiste mola anlarınızda veya öğle paydosunuzda iş arkadaşlarınızla birlikte rahatlıkla oynayabileceğiniz dama oyunu hakkında faydalı bilgiler paylaşacağız.

Dama nedir?

Damayı kısaca, karelere ayrılmış bir zemin üzerinde 16’şar taşla iki kişi arasında oynanan bir masa oyunu olarak tanımlayabiliriz. Tarihçesi Antik döneme kadar uzanan damanın en yaygın üç oynama şekli klasik dama (ya da çapraz dama), Türk daması ve Çin daması olarak adlandırılmakta. Ülkemizde dama denildiğinde akla daha çok Türk daması gelse de klasik dama ve Çin damasına da ilgi duyulduğunu söyleyebiliriz. Ve tabii, internet üzerinden oynanan oyunlar arasında damanın da sıkça tercih edildiğini görmekteyiz. Damayı internet üzerinden oynamak için ister oyun programını, isterseniz online bir rakibi seçebilirsiniz. Bununla birlikte, damayı gerçek bir rakiple ve yüz yüze oynamanın keyfini bu ortamlarda yakalamak biraz güçtür.

Klasik dama olarak bilinen çapraz dama, 10 x 10 kareden oluşan oyun tahtası üzerinde oynanır. Tahtada kullanılan siyah ve beyaz renkleri, tıpkı satranç tahtasında olduğu gibi, sağ alt köşeye beyaz kare gelecek şekilde dizilir. Oyunda 20 adet siyah taş ve 20 adet beyaz taş kullanılır. Taşlar, siyah karelere gelecek şekilde ilk 4 sıraya dizilir. Oyunda amaç, rakibin tüm taşlarını yemektir. Oynayacak taşı kalmayan oyuncu, oyunu kaybetmiş olur. İki oyuncu da rakibin taşlarını yiyemezse, oyun beraberlikle sonuçlanır.

Dama oyununun ülkemizde en yaygın oynama şekli Türk damasıdır. Yazımızın devamında bu oyun şeklini daha geniş şekilde ele alacağız. Bir diğer oyun şekli olan Çin daması ise 8 x 8 kareden oluşan oyun tahtası üzerinde 9 adet siyah, 9 adet beyaz taş ve yine iki oyuncuyla oynanmakta. Oyunda rakipler, kendi taşlarını aynı oyun tahtasının kendilerine bakan tarafında 3 x 3’lük kare oluşturacak şekilde yerleştirir. Çin damasında amaç, oyuncunun kendi tarafında bulunan taşları rakibinden önce onun taşlarının bulunduğu yere aynı düzende sıralamaktır. Çin damasında da taşlar ileri ve yanlara doğru hareket ettirilebilir, geriye hareket yoktur. Fakat Çin damasında oyuncular, kendi taşlarının üzerinden atlama imkanına sahiptir ve üzerinden atlanan taşlar yenmiş sayılmaz.

Dama nasıl ortaya çıktı?

Damanın tarihçesi ve nasıl ortaya çıktığı hakkında farklı kaynaklarda farklı açıklamalar bulmak mümkün. Bir iddiaya göre bu oyun, ilk olarak Truva kuşatması sırasında Yunanlı savaşçı Palamed tarafından icat edildi. Kuşatmanın 10 yıl sürmesi nedeniyle askerlerin can sıkıntısını gidermek için damadan yararlanıldığı yönündeki iddialar, damanın tarihçesi hakkında en popüler iddialardan biridir. Askerlerin bu oyunu yere kareler çizerek ve kaya parçalarıyla oynadığı düşünülmekte.

Damanın kökeni hakkında en popüler iddialardan bir diğerine göre dama, ilk olarak Antik Mısır’da firavunlar tarafından oynandı. Mısır hiyerogliflerinde dama tahtasına benzer motiflere rastlanması, Antik dönemde bugünkü damaya benzeyen bir oyunun Mısırlılar tarafından oynandığını gösteriyor. Fakat, bu oyun ne şekilde oynandı, bunu kesin olarak bilemiyoruz.  

Damaya ilişkin göndermeler, Eski Roma ve Bizans kaynaklarında da yer almakta. Fakat, onların da damayı ne şekilde oynadıkları hakkında kesin bilgiye sahip değiliz. Bununla birlikte Romalıların damaya, asker anlamına gelen latro sözcüğünden türettikleri larunkulu adını verdiğini biliyoruz. Ortaçağ boyunca şövalyelerin en gözde oyunlarından biri olarak oynanan bu oyun için savaş becerisini geliştirmeye yardımcı olduğu düşünülmüş. 

Damanın kökeni hakkında en popüler iddialardan biri de oyunun ilk olarak Rusya’da ortaya çıktığı şeklinde. Rus İmparatorluğu’nun ilk başkenti Kiev’de yapılan arkeolojik kazılarda bulunan seramikten yapılmış dama tahtası ile boynuzdan yapılmış oyun taşları, bu oyunun eski dönemlerde Ruslar tarafından da oynandığını gösteriyor. Kaynaklarda ayrıca, damanın Persler tarafından bulunduğu, bir oyun olarak Hindistan’da oynandığı, Budist rahipler tarafından Çin’e götürüldüğü şeklinde birçok iddiaya rastlamak mümkün.

Damanın uzak tarihçesi kesin olarak bilinmese de yakın tarihçesi hakkında daha geniş bilgi sahibiyiz. Damayla ilgili yazılan ilk kitap, 1668 yılında Fransız matematik mühendisi Madle tarafından kaleme alındı. Ortaçağ’da daha çok şövalyeler tarafından oynanan damanın geniş kitleler tarafından oynanmaya başlanması, 18. yüzyıldan itibaren ivme kazandı. Bir oyun olarak dünyaya yayılması ise 19. yüzyılda Avrupa üzerinden gerçekleşti. Günümüzde damanın oynama şekilleri içinde üç tanesi öne çıkmakta ve ülkemizde en çok Türk daması olarak bilinen oyun şekli tercih edilmekte. 

Dama nasıl oynanır?

Damanın Türk daması olarak bilinen oynama şekli, iki oyuncuyla birlikte ve 8 x 8 kareden oluşan oyun tahtası üzerinde 16 adet siyah, 16 adet beyaz taşla oynanmakta. Damada tüm taşlar aynı özelliklere sahiptir ve dama taşı haline gelebilir. Taşların hareket şekilleri aynı olmakla birlikte, dama taşı haline gelen taşın hareket olanakları daha geniştir.

Damaya başlarken, her iki oyuncu kendi taşlarını oyun tahtasının üzerinde kendi taraflarında bir sıra boş bırakarak 2 sıra halinde dizer. İlk hamleyi beyaz taşların sahibinin yapması sık rastlanan bir durumdur. Oyunda 2. ve 3. sıralara dizilen bu taşlarla esas amaç, rakibin tüm taşlarını yemektir. Önündeki veya yanındaki taşları yiyerek rakip oyuncunun 1. sırasına ulaşan taş, dama taşı haline gelir. Ve oyun içinde çapraz yönler hariç, oyuncunun istediği yere hareket etme hakkı kazanır. Taşını 7. sıraya getiren oyuncu, dama yapacağı konusunda rakibini uyarır. 8. sıraya ulaşıp dama taşı haline gelen taşın üzerine bir taş konarak diğer taşlardan ayrılması sağlanır.

Damada taşlar, geriye ve çapraz yönde hareket edemez, fakat dama taşının geriye doğru hareket hakkı vardır. Oyunun esas oynama şeklinde taşları yemek mecburi olsa da rakiplerin anlaşmaları durumunda taşları yemek isteğe bağlı hale gelebilir. Oyuncu eğer aynı anda iki farklı yönde taş yiyebilecek durumdaysa, hangi yönde taş yiyeceğini seçme hakkına sahiptir. Fakat oyuncu genellikle daha çok taşı yiyeceği yönde hareket etmeyi tercih ederek taşını damaya götürmeye çalışır.

Oyunda taş yemek, taşın üzerinden atlamakla olur. Arka arkaya veya yan yana iki taş yenmez. Bir taşın yanında veya arkasında boşluk varsa, rakip oyuncu kendi taşını bu boş kısma ilerleterek taşı yer. Yerinden oynatılan her taşın hamleyi tamamlaması gerekir. Hamle için belli bir düşünme süresi olmamakla birlikte, bu sürenin kısa olması istenir. Rakiplerden birinin 3 taşı kalmışsa, bu taşların hepsi dama taşı haline gelir. Tüm taşları yenen oyuncu, oyunu kaybetmiş olur. Her iki tarafın 1 taşı kalmışsa, oyun berabere biter.

Dama oyununun faydaları nelerdir?

Ülkemizde en sevilen masa oyunlarından biri olan dama, analitik düşünce ve zeka gelişiminde oldukça faydalı bir oyun. Diğer pek çok masa oyunundan farklı olarak damanın kuralları oldukça basittir. Örneğin satranç gibi diğer masa oyunlarında bilinmesi gereken pek çok kural olduğu halde damanın kuralları son derece azdır. Ve damaya başlama yaşı diğer oyunlara göre çok daha düşüktür. Bu yönüyle çocukların beyin gelişimine büyük katkı sağlayan dama, yetişkinlerin de birlikte keyifli vakit geçirerek taktik ve strateji geliştirebilecekleri bir oyun olarak değerlendirilebilir. Damanın ayrıca hafıza gelişimi, başkalarına saygılı, dürüst ve sabırlı olmayı öğrenme ve empati kurma konularında da faydalı olduğunu söyleyebiliriz.

Tüm okurlarımıza sağlıklı, keyifli ve bol kazançlı günler diliyoruz…

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Lifestyle

Türkiye İlk Kez Sabah Maçlarına Çıkıyor: Ülkece Uyku Düzeni Dağılıyor

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye olarak yıllardır gece maçına alışmış insanlarız.
20.45 mi? Mis gibi saat.
Çay koy, kanepeye yayıl, maçı aç.

Ama sabah 06.00’da milli maç izlemek…
İşte orada pek alışık değiliz gibi.

Bu Dünya Kupası’yla birlikte ilk kez “güne Türkiye maçıyla başlama” dönemine giriyoruz.
Yani artık alarm sesi bile stres yaratacak.

Sabah Alarmıyla Milli Duygu Aynı Anda Yaşanır mı?

Muhtemelen yaşanacak.

Çünkü milyonlarca insan ilk kez kendi isteğiyle 05.30 alarmı kuracak.
Normalde işe zor uyanan insanlar, Türkiye maçı için karanlıkta ayakta olacak.

Ve o sabah herkesin evinde aşağı yukarı aynı sahne dönecek:

  • Tek göz açık televizyonu açma çabası
  • Mutfakta sessiz sessiz kahve yapma
  • “Daha hava bile aydınlanmadı ya” söylemleri
  • İlk düdükle birlikte bir anda kendine gelme

Ofisler Birkaç Gün Hafif Dağılabilir

Şimdiden söyleyelim…
Bu maç saatleri ofis düzenini biraz bozacak gibi duruyor.

Çünkü biri maçı izlemek için 3 saat uyuyacak.
Biri “Uyumam ben” diyecek, öğleden sonra ekrana boş boş bakacak.
Birileri toplantıda istemsizce maç yorumu yapacak.

Hatta bazı ofislerde şu konuşmaların geçme ihtimali çok yüksek:

— “Kaçta yattın?”
— “Yatmadım.”
— “Maçı izledin mi?”
— “İkinci yarıyı hatırlamıyorum bile.”

FIFA Biraz Bizi Zorlamış Gibi

Maç saatleri şöyle:

  • 07.00
  • 06.00
  • 05.00

Yani biri özellikle “Türk halkının sabır seviyesi ölçülsün” istemiş gibi.

Ama işin garip tarafı şu:
Ne kadar erken olursa olsun, konu milli maç olunca insanlar yine ekran başına geçiyor.

Normalde sabah yürüyüşüne çıkmayan adam, Türkiye maçı için gün doğmadan kahveyle koltuğa kurulacak.

Bu Turnuvanın Gizli Kahramanı Kahve Olabilir

Bu süreçte en yoğun mesaiyi futbolcular kadar kahveler de yapacak gibi duruyor.

Çünkü sabah 5’te maç izlemek normal seyircilik değil.
Bir noktadan sonra hayatta kalma mücadelesine dönüyor.

Şimdiden bazı klasikler oluştu bile:

  • “Ben maçı ofisten açarım”cılar
  • Termosu akşamdan hazırlayanlar
  • Maç günü toplantıyı ertelemeye çalışanlar
  • Ve “Ben zaten erken kalkıyorum” diye hava atanlar

Ama Güzel Tarafı da Bu Galiba

Ne kadar uykusuz olursak olalım…
O saatlerde yine milyonlar aynı anda aynı maçı izleyecek.

Bir yanda kahve, bir yanda milli heyecan.
Göz yarı kapalı ama yorumlar tam gaz.

Çünkü Türkiye’de milli maç sadece futbol değil.
Biraz stres, biraz umut, biraz da “Bu maçı alırız” inadıdır.

Ve galiba ilk kez,
Dünya Kupası’nı “günaydın” diyerek yaşayacağız.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

Eskiden “Çıkıp Alalım” Diyorduk, Şimdi Kargo 1 Gün Gecikince Sinirleniyoruz..

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye’de e-ticaret artık sadece “internetten alışveriş” meselesi değil.
İnsanların günlük alışkanlıklarını değiştiren bambaşka bir düzene dönüştü.

Bir dönem internetten sipariş vermek insanlara riskli gelirdi.
Şimdi ise kargo bir gün geç kalsa herkesin canı sıkılıyor.

Çünkü alıştık.
Hem de çok hızlı alıştık.

Son 5 yılda Türkiye’de e-ticaret hacminin yaklaşık 12 kat artıp 10,6 trilyon liraya ulaşması da bunu açıkça gösteriyor.

Üstelik sadece para büyümüyor.
İşlem sayısı da inanılmaz seviyelere çıktı.

Bugün Türkiye’de e-ticaret işlem sayısı 25,85 milyara ulaşmış durumda.
Yani insanlar artık büyük küçük fark etmeksizin birçok ihtiyacını internetten çözmeye başladı.

Bir kulaklık…
Bir kahve makinesi…
Bir paket fotokopi kağıdı…
Hatta ofisin çayı kahvesi bile artık birkaç dakikada sipariş veriliyor.

Dolar bazında bakıldığında da tablo aynı.
Türkiye’nin e-ticaret hacmi 43 milyar dolardan 115,4 milyar dolara yükseldi.

Aslında bu değişimi anlamak için istatistiklere bile çok gerek yok.

Çevremize bakmamız yeterli.

Eskiden biri bir şey alacağı zaman mağaza mağaza gezerdi.
Şimdi önce telefondan fiyat bakılıyor.
Yorum okunuyor.
“Yarın gelir mi?” diye teslimat süresi kontrol ediliyor.

Hatta bazen mağazada görülen ürün bile internetten sipariş ediliyor.

Çünkü artık insanlar sadece ürün almıyor.
Kolaylık satın alıyor.

Özellikle şirketler tarafında bu durum çok daha net hissediliyor.

Kimse tek bir eksik için gün içinde farklı yerlere yetişmeye çalışmak istemiyor.
Kırtasiye ayrı yerden, temizlik ürünü başka yerden, kahve başka yerden derken iş uzayıp gidiyor.

Bu yüzden Ofix gibi platformlar son dönemde şirketlerin işini ciddi anlamda kolaylaştırmaya başladı.

İnsanlar artık ofis ihtiyaçlarını tek tek düşünmek yerine, tek noktadan hızlıca çözmek istiyor.
Ürün bulunsun, fiyat uğraştırmasın, sipariş zamanında gelsin yeterli oluyor çoğu zaman.

Geldiğimiz noktada e-ticaret artık ekstra bir seçenek değil.
Günlük hayatın normal akışına dönüşmüş durumda.

Ve görünen o ki insanlar bu hızdan kolay kolay vazgeçmeyecek.

Okumaya Devam Et

Beyaz Yakalım

Neden Her İki Beyaz Yakalıdan Biri “Ben Bunu Daha Ne Kadar Yapacağım” Diyor?

Yayınlandı

tarihinde

İş sandığın şey aslında biraz daha fazlası.
Beyaz yakalılar için iş, sadece maaş değil. Kimse sabah kalkıp “bugün de Excel açayım, hayatımın anlamı bu” diye uyanmıyor.

İş; kendini kanıtlama, bir yere ait olma, “ben bir şey yapıyorum” hissi.
Bir nevi kimlik.

Ama işte tam burada işler karışıyor.
Çünkü beklenti büyüdükçe, hayal kırıklığı da büyüyor.


Herkes süper kahraman… ama kimse o kadar güçlü değil

Modern iş hayatı sana şunu söylüyor:
Hem hızlı ol, hem iyi ol, hem ulaşılabilir ol, hem de asla yorulma.

Yani bir nevi:
“Makine gibi çalış ama insan gibi hissetmeye devam et.”

Bir noktadan sonra bu denklem bozuluyor.
Ve insanlar şunu düşünmeye başlıyor:
“Ben mi abartıyorum, yoksa bu gerçekten fazla mı?”

Spoiler: Fazla.


Mesai bitiyor… ama aslında bitmiyor

Ofisten çıkıyorsun ama iş kafadan çıkmıyor.
Mail gelirse bakılıyor.
Mesaj gelirse cevaplanıyor.
“Bir bakayım” diye açılan laptop 2 saat kapanmıyor.

Sonra bir de hayat var:
Ev, düzen, sorumluluklar…

Yani günün sonunda sadece çalışmıyorsun,
sürekli bir şeyleri yetiştiriyorsun.


Aynı iş, farklı hayatlar

Aynı pozisyonda iki kişi düşün.
Biri daha az çalışıyor ama daha çok kazanıyor gibi hissediyorsun.

Ya da şöyle:
Çok emek veriyorsun ama kimse fark etmiyor.

İşte o an bir şey kırılıyor.

Çünkü mesele sadece para değil.
Mesele “karşılığını alıyor muyum?” hissi.


Bugün birçok beyaz yakalının kafasında dönen o soru tam da buradan çıkıyor:
“Ben bunu daha ne kadar yapacağım?”

Çünkü mesele işin kendisinden çok,
o işin hayatın içindeki yerinin giderek büyümesi.

Ve belki de asıl ihtiyaç,
daha fazla çalışmak değil…
daha dengeli yaşamak.

Okumaya Devam Et

Trendler