Bizi Takip Edin

Lifestyle

Duygusal Zekayı Arttırmanın Yolları

Yayınlandı

tarihinde

Duygusal zekayı arttırmanın yolları hakkında faydalı bilgiler Ofix Blog'da...

Merhaba sevgili beyaz yakalılar, bu haftaki yazıma hem bir teşekkür, hem de bir davetle başlamak istiyorum. Geçen hafta yayınladığım Ofix hayat kurtarıyor! isimli yazımı okuyup paylaşan ve bu vesileyle Kızılay‘a kan ve kök hücre bağışında bulunan tüm okurlarıma teşekkür ediyor, henüz bağış yapmamış okurlarımı da bağış yapmaya davet ediyorum. 

Gelelim bu haftaki gündemimize. Biliyorsunuz, ofiste maruz kaldığımız olumsuz olaylar karşısında sakin kalmaya çalışıyoruz, karşımızdakilere bağırmamaya çalışıyoruz ve bu bazen çok zor olabiliyor. İş hayatında duygusal zeka, yani hem kendi duygularını, hem de karşı tarafın duygularını fark etme, anlama ve yönetme yeteneği çok önemli. Bugünkü yazımda duygusal zekayı arttırmanın yolları hakkında birkaç noktaya kısaca işaret edeceğim. 

Doğru yerde durmayı öğrenmelisiniz. 

Siz de eğer “Duygularımı olduğu gibi yaşarım, onlara karşı gelemem!” diyenlerdenseniz, iş hayatınızda hemen her gün birçok sorunla karşılaşabilirsiniz. Duygularımızın birçoğunun içgüdüsel olarak geliştiği doğrudur, fakat bunları kontrol edemeyeceğinizi düşünmeniz doğru değil. Duygularınızı kontrol edebilmeniz için düşüncelerinize yoğunlaşmalı, duygularınıza yenik düşerek yanlış tepkiler vermek yerine onları doğru yönlere sevk etmelisiniz. Bunu yapabilmek için her şeyden önce, doğru yerde durmayı öğrenmelisiniz. Çünkü durmak, duygusal araçlar arasında kullanabileceğiniz en önemli araçtır. Durarak, konuşmadan ya da harekete geçmeden önce zaman kazanabilirsiniz. Bu sayede, sonradan pişman olacağınız bir şey söylemekten kendinizi koruyabilirsiniz. 

Ses tonunuza dikkat etmelisiniz. 

Konuşurken ne söylediğiniz kadar, nasıl bir ses tonuyla söylediğiniz de önemlidir. Karşınızdaki kişi söylediğiniz şeylerden önce, söyleyiş şeklinizi algılayıp ona göre tepki geliştirmeye başlar. Ses tonunuzu sakin ve makul sınırlar içinde tutarsanız, karşı taraf da size aynı şekilde cevap verme eğilimi içine girer. Ses tonunuzu yükseltirseniz ve hatta bağırmaya başlarsanız, karşı taraftan benzer bir şekilde cevap gelme ihtimali artar. Konuşurken ses tonunuzu kontrol altında tutarsanız, oluşabilecek pek çok olumsuz durumun henüz başındayken önüne geçebilirsiniz. Tartışma veya günlük konuşmalarınız sırasında ses tonunuzu kontrol etmekte zorluk çekiyorsanız, kendinizi geliştirmek için ayna karşısında konuşma egzersizleri yapabilirsiniz.  

Gereksiz konuşmalardan kaçınmalısınız. 

Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, tüm günü masa başı işlerde geçen beyaz yakalılar arasında gereksiz konuşmalar, hatta dedikodu sıradan bir şey haline gelebiliyor. Oysa bu tür konuşmalar, duygu dünyamızda gelgitlere yol açıyor, kendimiz veya başkaları hakkında olumsuz düşünceler geliştirmemize neden olabiliyor. Duygusal zekayı arttırmanın yolları içinde bu tarz konuşmalardan kendinizi uzak tutup yaptığınız işlere odaklanırsanız, hem duygu dünyanızı daha kolay kontrol altında tutabilir, hem de işlerinizde başarıya daha emin adımlarla ilerleyebilirsiniz.

Sosyalleşmek, sosyal olmak için onu bunu çekiştirmeniz, kahve aralarında bir araya gelip dedikodu yapmanız gerekmiyor. Bulunduğunuz ortamda dedikodu yapılıyorsa, mümkünse ortamı terk etmeye, değilse sessiz kalmaya dikkat edin. Bu sayede herkesi olduğu gibi kabul edebilir, kimseye karşı olumsuz bir düşünce geliştirmez, kendinizi duygu patlamalarından koruyabilirsiniz. Ayrıca, konuşmadan önce derin nefes almak, karşı tarafın sözlerini kesmeden dinlemek (ki bu sanırım en zoru!) ve karşı tarafla anlaşabileceğiniz noktaları çoğaltmaya çalışmak da duygusal zekayı arttırmanın yolları içinde oldukça faydalı. 

Yazımı Konfüçyüs‘ün bir sözüyle bitirmek istiyorum: “Bir sözcük kararını, bir duygu hayatını, bir insan seni değiştirebilir!” 

Haftaya görüşünceye kadar kendinize iyi bakın!

Ofixboy… 

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Lifestyle

Türkiye İlk Kez Sabah Maçlarına Çıkıyor: Ülkece Uyku Düzeni Dağılıyor

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye olarak yıllardır gece maçına alışmış insanlarız.
20.45 mi? Mis gibi saat.
Çay koy, kanepeye yayıl, maçı aç.

Ama sabah 06.00’da milli maç izlemek…
İşte orada pek alışık değiliz gibi.

Bu Dünya Kupası’yla birlikte ilk kez “güne Türkiye maçıyla başlama” dönemine giriyoruz.
Yani artık alarm sesi bile stres yaratacak.

Sabah Alarmıyla Milli Duygu Aynı Anda Yaşanır mı?

Muhtemelen yaşanacak.

Çünkü milyonlarca insan ilk kez kendi isteğiyle 05.30 alarmı kuracak.
Normalde işe zor uyanan insanlar, Türkiye maçı için karanlıkta ayakta olacak.

Ve o sabah herkesin evinde aşağı yukarı aynı sahne dönecek:

  • Tek göz açık televizyonu açma çabası
  • Mutfakta sessiz sessiz kahve yapma
  • “Daha hava bile aydınlanmadı ya” söylemleri
  • İlk düdükle birlikte bir anda kendine gelme

Ofisler Birkaç Gün Hafif Dağılabilir

Şimdiden söyleyelim…
Bu maç saatleri ofis düzenini biraz bozacak gibi duruyor.

Çünkü biri maçı izlemek için 3 saat uyuyacak.
Biri “Uyumam ben” diyecek, öğleden sonra ekrana boş boş bakacak.
Birileri toplantıda istemsizce maç yorumu yapacak.

Hatta bazı ofislerde şu konuşmaların geçme ihtimali çok yüksek:

— “Kaçta yattın?”
— “Yatmadım.”
— “Maçı izledin mi?”
— “İkinci yarıyı hatırlamıyorum bile.”

FIFA Biraz Bizi Zorlamış Gibi

Maç saatleri şöyle:

  • 07.00
  • 06.00
  • 05.00

Yani biri özellikle “Türk halkının sabır seviyesi ölçülsün” istemiş gibi.

Ama işin garip tarafı şu:
Ne kadar erken olursa olsun, konu milli maç olunca insanlar yine ekran başına geçiyor.

Normalde sabah yürüyüşüne çıkmayan adam, Türkiye maçı için gün doğmadan kahveyle koltuğa kurulacak.

Bu Turnuvanın Gizli Kahramanı Kahve Olabilir

Bu süreçte en yoğun mesaiyi futbolcular kadar kahveler de yapacak gibi duruyor.

Çünkü sabah 5’te maç izlemek normal seyircilik değil.
Bir noktadan sonra hayatta kalma mücadelesine dönüyor.

Şimdiden bazı klasikler oluştu bile:

  • “Ben maçı ofisten açarım”cılar
  • Termosu akşamdan hazırlayanlar
  • Maç günü toplantıyı ertelemeye çalışanlar
  • Ve “Ben zaten erken kalkıyorum” diye hava atanlar

Ama Güzel Tarafı da Bu Galiba

Ne kadar uykusuz olursak olalım…
O saatlerde yine milyonlar aynı anda aynı maçı izleyecek.

Bir yanda kahve, bir yanda milli heyecan.
Göz yarı kapalı ama yorumlar tam gaz.

Çünkü Türkiye’de milli maç sadece futbol değil.
Biraz stres, biraz umut, biraz da “Bu maçı alırız” inadıdır.

Ve galiba ilk kez,
Dünya Kupası’nı “günaydın” diyerek yaşayacağız.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

Eskiden “Çıkıp Alalım” Diyorduk, Şimdi Kargo 1 Gün Gecikince Sinirleniyoruz..

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye’de e-ticaret artık sadece “internetten alışveriş” meselesi değil.
İnsanların günlük alışkanlıklarını değiştiren bambaşka bir düzene dönüştü.

Bir dönem internetten sipariş vermek insanlara riskli gelirdi.
Şimdi ise kargo bir gün geç kalsa herkesin canı sıkılıyor.

Çünkü alıştık.
Hem de çok hızlı alıştık.

Son 5 yılda Türkiye’de e-ticaret hacminin yaklaşık 12 kat artıp 10,6 trilyon liraya ulaşması da bunu açıkça gösteriyor.

Üstelik sadece para büyümüyor.
İşlem sayısı da inanılmaz seviyelere çıktı.

Bugün Türkiye’de e-ticaret işlem sayısı 25,85 milyara ulaşmış durumda.
Yani insanlar artık büyük küçük fark etmeksizin birçok ihtiyacını internetten çözmeye başladı.

Bir kulaklık…
Bir kahve makinesi…
Bir paket fotokopi kağıdı…
Hatta ofisin çayı kahvesi bile artık birkaç dakikada sipariş veriliyor.

Dolar bazında bakıldığında da tablo aynı.
Türkiye’nin e-ticaret hacmi 43 milyar dolardan 115,4 milyar dolara yükseldi.

Aslında bu değişimi anlamak için istatistiklere bile çok gerek yok.

Çevremize bakmamız yeterli.

Eskiden biri bir şey alacağı zaman mağaza mağaza gezerdi.
Şimdi önce telefondan fiyat bakılıyor.
Yorum okunuyor.
“Yarın gelir mi?” diye teslimat süresi kontrol ediliyor.

Hatta bazen mağazada görülen ürün bile internetten sipariş ediliyor.

Çünkü artık insanlar sadece ürün almıyor.
Kolaylık satın alıyor.

Özellikle şirketler tarafında bu durum çok daha net hissediliyor.

Kimse tek bir eksik için gün içinde farklı yerlere yetişmeye çalışmak istemiyor.
Kırtasiye ayrı yerden, temizlik ürünü başka yerden, kahve başka yerden derken iş uzayıp gidiyor.

Bu yüzden Ofix gibi platformlar son dönemde şirketlerin işini ciddi anlamda kolaylaştırmaya başladı.

İnsanlar artık ofis ihtiyaçlarını tek tek düşünmek yerine, tek noktadan hızlıca çözmek istiyor.
Ürün bulunsun, fiyat uğraştırmasın, sipariş zamanında gelsin yeterli oluyor çoğu zaman.

Geldiğimiz noktada e-ticaret artık ekstra bir seçenek değil.
Günlük hayatın normal akışına dönüşmüş durumda.

Ve görünen o ki insanlar bu hızdan kolay kolay vazgeçmeyecek.

Okumaya Devam Et

Beyaz Yakalım

Neden Her İki Beyaz Yakalıdan Biri “Ben Bunu Daha Ne Kadar Yapacağım” Diyor?

Yayınlandı

tarihinde

İş sandığın şey aslında biraz daha fazlası.
Beyaz yakalılar için iş, sadece maaş değil. Kimse sabah kalkıp “bugün de Excel açayım, hayatımın anlamı bu” diye uyanmıyor.

İş; kendini kanıtlama, bir yere ait olma, “ben bir şey yapıyorum” hissi.
Bir nevi kimlik.

Ama işte tam burada işler karışıyor.
Çünkü beklenti büyüdükçe, hayal kırıklığı da büyüyor.


Herkes süper kahraman… ama kimse o kadar güçlü değil

Modern iş hayatı sana şunu söylüyor:
Hem hızlı ol, hem iyi ol, hem ulaşılabilir ol, hem de asla yorulma.

Yani bir nevi:
“Makine gibi çalış ama insan gibi hissetmeye devam et.”

Bir noktadan sonra bu denklem bozuluyor.
Ve insanlar şunu düşünmeye başlıyor:
“Ben mi abartıyorum, yoksa bu gerçekten fazla mı?”

Spoiler: Fazla.


Mesai bitiyor… ama aslında bitmiyor

Ofisten çıkıyorsun ama iş kafadan çıkmıyor.
Mail gelirse bakılıyor.
Mesaj gelirse cevaplanıyor.
“Bir bakayım” diye açılan laptop 2 saat kapanmıyor.

Sonra bir de hayat var:
Ev, düzen, sorumluluklar…

Yani günün sonunda sadece çalışmıyorsun,
sürekli bir şeyleri yetiştiriyorsun.


Aynı iş, farklı hayatlar

Aynı pozisyonda iki kişi düşün.
Biri daha az çalışıyor ama daha çok kazanıyor gibi hissediyorsun.

Ya da şöyle:
Çok emek veriyorsun ama kimse fark etmiyor.

İşte o an bir şey kırılıyor.

Çünkü mesele sadece para değil.
Mesele “karşılığını alıyor muyum?” hissi.


Bugün birçok beyaz yakalının kafasında dönen o soru tam da buradan çıkıyor:
“Ben bunu daha ne kadar yapacağım?”

Çünkü mesele işin kendisinden çok,
o işin hayatın içindeki yerinin giderek büyümesi.

Ve belki de asıl ihtiyaç,
daha fazla çalışmak değil…
daha dengeli yaşamak.

Okumaya Devam Et

Trendler