Bizi Takip Edin

Lifestyle

Tüm Zamanların En Güzel 10 Caz Şarkısı

Yayınlandı

tarihinde

Tüm zamanların en güzel 10 caz şarkısı Ofix Blog'da...

Amerika kökenli müzik türlerinden caz müzik, dünya genelinde milyonlarca müzik severin gönlüne hitap ediyor. İki dünya savaşı arası dönemde Amerika’da popüler hale gelen, 1950’lerden itibaren Avrupa ve diğer coğrafyalara yayılan caz müzik, birbirinden önemli isimlerin çalışmalarıyla büyük bir müzik kültürü yarattı. Caz müziğin ustaları olarak kabul edilen Louis Armstrong, Ella Fitzgerald, Frank Sinatra, John Coltrane gibi isimlerin şarkıları bugüne kadar defalarca coverlandı. Caz müziğe ilgi duymayanlar bile caz klasiklerini ömürlerinde en az birkaç kez mutlaka dinlemişlerdir. Ülkemizde caz müziğin önemli bir dinleyici kitlesi var. Pandemi öncesine kadar her yıl düzenlenen caz müzik etkinliklerine katılım oldukça yüksek düzeyde seyrediyordu. Caz müziğin en önemli şarkılarıyla henüz tanışmadıysanız, aşağıdaki şarkıları mutlaka dinlemenizi tavsiye ederim. Tüm zamanların en güzel 10 caz şarkısı için aşağıdaki liste değerlendirilebilir. 

What A Wonderful World

Louis Armstrong‘un What A Wonderful World şarkısını duymayanımız pek yoktur sanırım. Louis Armstrong‘u tanımayanlar bile bu şarkının herhangi bir versiyonunu mutlaka dinlemiştir. Bob Thiele ve George David Weiss tarafından bestelenen bu şarkıyı Louis Armstrong, ilk olarak 1968 yılında seslendirdi. 1970’li yıllarda popüler hale gelen bu şarkı, dünya genelinde sadece Louis Armstrong‘un değil, cazın da ilgi görmesini sağladı. 1970’lerin yabancı filmlerindeki romantik danslara eşlik eden bu güzel şarkı, aynı zamanda da Amerikan toplumunda ırkçılığa ve muhalif seslere uygulanan politik şiddete bir tepki aracı haline geldi. Geleceğe duyulan umudu güçlendiren, gökkuşağının tüm renklerine hayranlık ifade eden, kardeşliği ve barışı yücelten bu güzel şarkıyla Louis Armstrong, 68 kuşağının caz müzikteki en önemli temsilcilerinden biri olmayı başardı. 

Summertime

Tüm zamanların en güzel 10 caz şarkısı listesinin ikinci sırasında Ella Fitzgerald‘ın Summertime şarkısı değerlendirilebilir. 1996 yılında hayatını kaybeden Ella Fitzgerald, caz müzikte en önemli kadın vokallerden biriydi. 3 oktavı aşan sesinin genişliği sayesinde şarkılarda yaptığı doğaçlamalarla dinleyenleri adeta büyülüyordu. Müzik yaşamı boyunca aldığı 13 Grammy Ödülü ile caz müzikte eşine az rastlanır bir rekora imza attı. Ella Fitzgerald‘ın 60 yıla yakın müzik serüveni içinde en başarılı performansı ise bence Summertime oldu. 1935 yılında George Gershwin tarafından bestelenen bu şarkıya Ella Fitzgerald‘ın getirdiği yorum, sonraki süreçte kadın vokalleri ciddi ölçüde etkiledi. Şarkıda kullandığı entonasyonun kusursuzluğunu canlı performanslarında da sergilemeyi başarması, Ella Fitzgerald‘ın cazda elde ettiği güçlü konumun nedenlerini anlamamızı sağlıyor. Şarkıda hayatın monotonluğuna karşı özgürlüğe duyulan özlem anlatılmakta. Ella Fitzgerald‘ın entonasyonunda bu özlemi hissedebilirsiniz. 

Fly Me To The Moon

1954 yılında Bart Howard tarafından bestelenen Fly Me To The Moon şarkısı, Frank Sinatra ile özdeşleştirilen şarkılardan biri konumunda. 1964 yılında Count Basie ile birlikte çıkarttıkları It Might As Well Be Swing albümünde bu şarkıyı yorumlayan Frank Sinatra, şarkının dünya genelinde hit olmasını sağladı. Sinatra‘nın ses rengine son derece uygun düşen bu güzel şarkı, 1970’lerde daha çok Sinatra‘nın yorumuyla seslendirilmeye başlandı. Sinatra‘nın albümünde şarkının düzenlemesi Quincy Jones tarafından yapılırken şarkıya “swing” özellikleri kazandırılmıştı. Bu özellikler o kadar beğenildi ki, şarkının daha sonraki versiyonlarında da aynen korundu. Dünyayı aşkla sarıp sarmalayan, gerçek aşkın güzelliğini anlatan Fly Me To The Moon şarkısı, 1960’ların ikinci yarısından itibaren caz müzikte hemen her kuşağın severek dinlediği bir şarkı haline geldi. 

Blue Train

Tüm zamanların en güzel 10 caz şarkısı listesi içinde dördüncü sırada Blue Train değerlendirilebilir. Amerikalı caz müzisyeni ve saksafoncu John Coltrane, müzik kariyeri boyunca en başarılı dönemini 1950’lerin sonları ile 1960’ların ilk yarısında yaşadı. Küçük yaşlardan itibaren saksafon çalmayı öğrenen Coltrane, yaptığı bestelerle çevresinin dikkatini çekmeye başladı. Müziğin özgürlük demek olduğunu düşünen Coltrane‘ın saksafon çalış stili de kendisine özgüydü. Bu özgün üslupla daha sonra pek çok saksafoncuyu da etkilemeyi başardı. Müzik kariyeri içinde en başarılı performanslarından biri olan Blue Train, dinleyicileri cazın özgün atmosferine iyi bir şekilde taşıyor. Cazın doğasındaki özgürlük hissini ve hüznü başarılı bir şekilde yansıtan bu şarkı, 1960’lı yıllarda cazın hitleri arasında yerini aldı. 

My Foolish Heart

1949 yılında Victor Young tarafından bestelenen, sözleri Ned Washington tarafından yazılan My Foolish Heart, aynı yıl Martha Mears tarafından seslendirildi. Şarkının en güzel yorumu ise Bill Evans tarafından gerçekleştirildi. Dünyaca ünlü caz piyanisti Bill Evans, repertuvarına aldığı şarkılara kazandırdığı armoniyle caz severlerin büyük beğenisini kazandı. Cazda daha çok izlenimci armoni olarak ifade edilen bu yaklaşım, doğaçlama yoluyla şarkının melodik yapısına kazandırılan armoniyle farklı yorum şekillerini olanaklı kılıyor. Bill Evans‘ın stüdyo albümlerinin bir diğer özelliği de üst üste kayıt tekniğini kullanmasıydı. Bu teknik sayesinde şarkılara her defasında farklı bir armoni kazandırılıyor, ton geçişleri daha yaratıcı hale geliyordu. Müzik yaşamı boyunca aldığı 7 Grammy Ödülü ile Bill Evans da caz müzik tarihi içinde önemli bir başarıya imza attı. My Foolish Heart performansında Bill Evans‘ın tüm ustalığını görebilirsiniz. 

Donna Lee

Tüm zamanların en güzel 10 caz şarkısı listesinde altıncı sırada Donna Lee şarkısına yer verilebilir. 1947 yılında bestelenen bu şarkı, Charlie Parker isminin caz müzikte duyulmasını sağladı. Zaman içinde cazın klasikleri arasına yerleşen Donna Lee ile Charlie Parker, cazda kendine özgü bir yer edindi. Şarkının oldukça hızlı olan ritmi, performansa farklı bir lezzet kazandırıyor. 1950’li yıllarda orkestraların dans müziği olarak çaldığı bu şarkı, telif hakları bakımından bazı tartışmalara konu oldu. Şarkının isminin ise basçı Curly Russell‘ın kızı Donna Lee Russell‘dan geldiği zannediliyor. 35 yıl süren kısacık ömründe Charlie Parker, başta Donna Lee olmak üzere birbirinden güzel şarkılarla önemli izler bıraktı. Şarkılarının çoğunu doğaçlama çalıyor olması tekrar çalımını zorlaştırsa da dinleyenlerin her defasında farklı bir müzik keyif almasını sağladı. 

Hymn To Freedom

Oscar Peterson ismiyle özdeşleştirilen Hymn To Freedom şarkısı, ilk olarak 1964 yılında caz severlerin beğenisine sunuldu. Piyano ve trompet çalmayı 5 yaşında öğrenen Oscar Peterson, bu şarkı sayesinde caz tarihinde çok önemli bir başarıya imza attı. Müzik kariyeri boyunca başta Ella Fitzgerald olmak üzere çok sayıda caz sanatçısının turnelerine katılıp onlara eşlik eden Oscar Peterson, aynı zamanda ırkçılık karşıtı söylemleriyle de dikkat çekti. Hymn To Freedom şarkısı hem armonik yapısı, hem de verdiği mesajla Oscar Peterson‘un caz tarihi içinde önemli bir konuma yükselmesini sağladı. 1993 yılında geçirdiği felcin ardından hayranlarından bir süre uzak kalan Peterson, hastalığını yenerek piyanosunun başına tekrar geri döndü. 2007 yılında hayatını kaybedinceye kadar müzik yaşamını kesintisiz sürdüren Peterson‘un uluslararası alanda çok sayıda ödülü var. 

I’m A Fool To Want You

Tüm zamanların en güzel 10 caz şarkısı listemizin sekizinci sırasında I’m A Fool To Want You var. 1951 yılında Frank Sinatra, Jack Wolf ve Joel Herron tarafından bestelenen bu şarkının Billie Holiday yorumu farklı bir güzelliğe sahip. Billie Holiday‘in oldukça hüzünlü bir hayat hikayesi var. Seslendirdiği şarkılara kattığı hüznün kendi yaşadıklarından kaynaklandığını tahmin edebiliriz. 44 yıllık ömrüne sığdırdığı birbirinden güzel yorumlar içinde I’m A Fool To Want You özellikle dikkat çekiyor. Frank Sinatra ve diğer yorumculardan farklı olarak Billie Holiday, bu şarkıda blues motiflerini kullanmakta. Entonasyon konusunda da Ella Fitzgerald kadar başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Caz tarihinde Lady Day olarak anılan Billie Holiday‘in bu yorumu, hem şarkıda anlatılan hüzünlü aşk hikayesiyle, hem de kendi hayat hikayesiyle örtüşüyor. 

The Way You Look Tonight

Jerome Kern ve Dorothy Fields tarafından bestelenen The Way You Look Tonight şarkısı, ilk olarak Swing Time filminde Fred Astaire tarafından seslendirilmişti. 1936 yılında en iyi şarkı dalında Oscar Ödülü kazanan bu şarkı, zaman içinde birçok caz müzisyeni ve Rod Stewart gibi dünya starları tarafından yorumlandı. Şarkının en başarılı yorumunu bence Tony Bennett gerçekleştirdi. Müzik yaşamı boyunca kazandığı 17 Grammy Ödülü ile Tony Bennett, caz müzik tarihinde özel bir konuma sahip. Şarkılarında kullandığı pop müzik temalarıyla cazı daha geniş kitlelerle buluşturmayı başaran Tony Bennett, The Way You Look Tonight şarkısına getirdiği yorumla 1930’ların caz keyfini günümüz soundlarıyla birleştiriyor. Kendisi ayrıca, Billboard 200 listesinde 1 numara olmuş albüme sahip en yaşlı sanatçı unvanına sahip. 

My Funny Valentine

Tüm zamanların en güzel 10 caz şarkısı listesinde onuncu sırada My Funny Valentine değerlendirilebilir. Caz tarihinin en çok coverlanan şarkılarından biri olan bu şarkıyı bugüne kadar pek çok sanatçı seslendirdi. İlk olarak 1937 yılında Richard Rodgers ve Lorenz Hart müzikali Babes In Arms‘ta Mitzi Green tarafından seslendirilen bu şarkının ben en çok Sarah Vaughan yorumunu beğeniyorum. Müziğe küçük yaşlarda başlayan Sarah Vaughan, 1950’li yıllarda caz müzikte önemli bir isim haline gelmeye başladı. Yaptığı radyo programının da etkisiyle cazı geniş kitlelere sevdirdi, pek çok caz klasiğine kendi yorumunu kattı. My Funny Valentine şarkısı gerçek güzelliğin dış güzellikte değil, iç güzellikte olduğunu anlatan çok güzel bir şarkı. Ve her günün tıpkı sevgililer günü gibi özel geçmesi gerektiğini vurguluyor. Bu şarkı Sarah Vaughan‘ın ses rengine çok yakışıyor. 

Herkese müzik dolu günler dilerim.

Mavi Kulaklık…

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Lifestyle

As Bayrakları: Türkiye’nin Dünya Kupası Yolculuğunda Yeni Bir Sayfa

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Futbol, Türkiye’de sadece bir spor değil;
bazen bir umut, bazen birleştirici bir heyecan, bazen de “bu sefer olacak” duygusu.

Dünya Kupası ise bu hikayenin en büyük sahnesi.
Ve biz, o sahnede az görünmüş ama unutulmayacak izler bırakmış bir ülkeyiz.

Türkiye Dünya Kupası’na Kaç Kez Katıldı?

Türkiye, FIFA Dünya Kupası tarihine bakıldığında
çok sık katılım gösteren bir ülke değil.

  • 1954 Dünya Kupası (İsviçre)
  • 2002 Dünya Kupası (Güney Kore & Japonya)

Toplamda sadece 2 kez katıldık.

Ama işin ilginç kısmı şu:
Bu iki katılımın biri, Türk futbol tarihinin en büyük başarılarından birine dönüştü.

2002 yılı…
Türkiye için sadece bir turnuva değil, kolektif bir hatıradır.

Teknik direktör Şenol Güneş yönetimindeki milli takım;
disiplinli oyun, güçlü savunma ve doğru zamanda gelen gollerle turnuvaya damga vurdu.

Türkiye Neden Uzun Süredir Dünya Kupası’nda Yok?

Bu soru yıllardır soruluyor.

  • İstikrarsız performans
  • Kadro sürekliliğinin sağlanamaması
  • Avrupa elemelerindeki zorlu rekabet

gibi faktörler, Türkiye’nin bu sahneden uzak kalmasına neden oldu.

Ama futbolun güzel yanı şu:
Her zaman yeni bir hikaye yazma şansı vardır.

Yeni Nesil, Yeni Umut

Son yıllarda genç ve yetenekli oyuncuların yükselişi
milli takım için yeniden umut oluşturuyor.

Avrupa’da forma giyen Türk futbolcuların sayısı artarken,
oyun kalitesi ve rekabet gücü de yukarı çıkıyor.


Ofiste Dünya Kupası Heyecanı

Dünya Kupası sadece sahada yaşanmıyor.

Ofiste:

  • Maç skorları takip edilir
  • Tahminler yapılır
  • “Bu maç alınır” tartışmaları döner
  • Kahve molaları uzar

İşte tam da bu anlarda, küçük detaylar büyük fark yaratır.

İyi bir kahve, rahat bir çalışma ortamı ve ihtiyaç duyulan ofis ürünleri…
Tüm bunlar, o heyecanı daha keyifli hale getirir.

Ofix, ofislerin bu tarz anlarda ihtiyaç duyduğu her şeyi bir araya getirirken,
günün temposunu bozmadan keyifli molalar vermenizi sağlar.

Son Söz: Yine Olabilir

Türkiye, Dünya Kupası’na çok sık katılmamış olabilir.
Ama katıldığında iz bırakmayı başarmış bir takım.

2002 bunun en büyük kanıtı.

Belki bir sonraki turnuvada,
yine aynı heyecanı yaşarız.

Ve belki yine ofislerde, ekran başında
“bu sefer gerçekten oluyor” deriz.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

İş Güvenliği: Plaza Hayatında Fark Etmeden Biriken Riskler

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Ofiste çalışıyorsan büyük ihtimalle kendini güvende hissediyorsundur.
Ne de olsa ne şantiye var ne ağır makineler. Masa, sandalye, bilgisayar… hepsi oldukça “zararsız” görünüyor.

Ama işin aslı şu: Ofis ortamı tehlikesiz değil, sadece tehlikeleri sessiz.

Gün içinde başına gelenleri düşün.
Masaya oturuyorsun, bilgisayarı açıyorsun, bir yandan kahve içiyorsun. Saatler geçiyor ama fark etmiyorsun. Çünkü her şey alıştığın gibi. Zaten problem de tam burada başlıyor: alışkanlıklar, zamanla hataları görünmez hale getiriyor.

Mesela masa altındaki kablolar…
İlk gün dikkat edersin. Sonra görmezden gelmeye başlarsın. Bir süre sonra artık orada olduklarını bile unutursun. Ta ki bir anlık dalgınlıkta ayağın takılana kadar.

Ya da sandalye…
“Rahat gibi” gelir ama aslında doğru ayarda değildir. Günler geçtikçe omuzların biraz daha öne düşer, ekran biraz daha aşağıda kalır. O an bir şey hissetmezsin ama gün sonunda yorgunluk artar. Bir süre sonra bu durum normalin olur.

İşte plaza hayatındaki riskler tam olarak böyle çalışır: büyük değil, biriken.

İş güvenliği denince çoğu kişinin aklına prosedürler, eğitimler, uzun uzun anlatılan kurallar gelir. O yüzden de sıkıcı bulunur. Ama ofis tarafında iş güvenliği aslında çok daha basit bir yerden başlar: düzen.

Düzenli bir masa, doğru yerleştirilmiş bir ekran, güvenli kullanılan prizler… Bunlar kulağa küçük detaylar gibi gelir ama günün sonunda hem konforu hem verimi doğrudan etkiler. Hatta çoğu zaman fark etmeden yaşadığın yorgunluğun sebebi bile bu küçük eksiklikler olur.

Bir de işin hijyen tarafı var ki genelde en çok atlanan konu burası.
Ortak kullanılan alanlar, mutfak, masa yüzeyleri… Bunlar sadece temizlik meselesi değil, doğrudan iş güvenliği konusu. Çünkü sağlıklı olmayan bir ortamda çalışmak da bir risk.

Bu noktada doğru ürün seçimi devreye giriyor. Ergonomik ofis ekipmanları, kablo düzenleyiciler, güvenli priz çözümleri ya da temizlik ürünleri… Bunların hepsi aslında “daha konforlu” bir ofis için değil, daha güvenli bir çalışma ortamı için var. Ofix gibi platformlarda bu ürünleri doğru şekilde seçmek, işi oldukça kolaylaştırıyor.

Sonuçta kimse ofise gelirken “bugün başıma bir şey gelir” diye düşünmez.
Ama kimse de gün sonunda sebepsiz yere yorulmak, ağrıyla kalkmak ya da küçük bir kazayla günü kapatmak istemez.

Plaza hayatında riskler gürültüyle gelmez.
Sessizce birikir, alışkanlığa dönüşür.

Ve çoğu zaman çözümü de büyük değişikliklerde değil,
gözünün önünde duran küçük detaylarda saklıdır.

Okumaya Devam Et

Beyaz Yakalım

Neden her iki beyaz yakalıdan biri “ben bunu daha ne kadar yapacağım?” diyor?

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Sabah alarm çalıyor.
Bir anlığına “bugün işe gitmesem ne olur?” düşüncesi geçiyor aklından.

Sonra herkes gibi kalkıyorsun. Kahveni alıyorsun, bilgisayarın başına geçiyorsun.
Ama içten içe şunu hissediyorsun: Bu sadece yorgunluk değil.

Son dönemde beyaz yakalıların büyük bir kısmı aynı şeyi düşünüyor.
Gitmek değil belki… ama kalmak da eskisi kadar kolay gelmiyor.


İş sandığımızdan daha fazlası

Kimse sadece para kazanmak için çalıştığını düşünmek istemiyor.
İnsan biraz da “ben ne yapıyorum?” sorusunun cevabını arıyor.

Yaptığın işin bir anlamı olsun istiyorsun.
Bir katkın olsun.
Birileri fark etsin.

O yüzden iş sadece iş olmuyor.
Yavaş yavaş senin bir parçan haline geliyor.

Ama işte tam bu yüzden, karşılığını alamadığında sadece yorulmuyorsun… kırılıyorsun.


“Biraz daha dayan” hali

İş hayatı sana açık açık şunu söylemiyor ama hissettiriyor:
Biraz daha hızlı ol, biraz daha fazla sorumluluk al, biraz daha idare et.

Bir süre sonra bu “biraz daha”lar birikiyor.

Akşam laptopu kapatıyorsun ama zihnin kapanmıyor.
Hafta sonu geliyor ama tam dinlenemiyorsun.
Pazartesi daha gelmeden yorgun hissediyorsun.

Ve bir noktada insan kendine şu soruyu soruyor:
“Ben gerçekten bu tempoya alıştım mı, yoksa sadece katlanıyor muyum?”


Gün bitiyor ama iş bitmiyor

Eskiden iş çıkınca iş biterdi.
Şimdi sadece mekan değişiyor.

Mail gelirse bakılıyor.
Mesaj düşerse cevaplanıyor.
“Şunu da hızlıca halledeyim” dediğin şey, geceye sarkıyor.

Bir de hayatın kendisi var.

Ev, sorumluluklar, yapılacaklar…
Yani aslında gün içinde tek bir iş yapmıyorsun.
Sürekli bir şeyleri dengede tutmaya çalışıyorsun.

Ama o denge çoğu zaman tutmuyor.


İçten içe bir şeyler eksik

En yorucu olan şey bazen işin kendisi değil.
Karşılığını alamadığını hissetmek.

Çok çalışıyorsun ama yeterince görülmüyorsun.
Emek veriyorsun ama fark yaratıyormuş gibi hissetmiyorsun.

Bazen aynı işi yaptığın insanların farklı yerlerde olduğunu görüyorsun.
Ve o an şunu düşünüyorsun:

“Ben nerede yanlış yapıyorum?”

Aslında çoğu zaman yanlış yapan sen değilsin.
Ama bunu anlamak zaman alıyor.


“İstifa” dediğimiz şey

Dışarıdan bakınca basit:
“İşi bırakmış.”

Ama içeride olan şey biraz daha farklı.

Bu karar genelde bir anda verilmiyor.
Biriken şeyler var.

Yavaş yavaş uzaklaşmak,
kendini geri çekmek,
eskisi kadar önemsememek…

Ve bir gün, artık devam edemediğini fark etmek.

O yüzden bu sadece bir işten ayrılma değil.
Bir hissin, bir yükün, bir döngünün içinden çıkma hali.


Aynı döngü, aynı yorgunluk

Birçok insanın yaşadığı şey aslında birbirine çok benziyor.

Yaptığın işin karşılığını tam alamadığını hissetmek,
ilerliyormuş gibi değil de yerinde sayıyormuş gibi hissetmek,
ne kadar çabalarsan çabala yetmiyormuş gibi gelmesi…

Ve en önemlisi,
hayatın sadece işten ibaretmiş gibi hissettirmesi.

İşte bu his biriktiğinde,
insan “bırakayım mı?” diye düşünmeye başlıyor.


Asıl mesele

Bugün beyaz yakalıların yaşadığı şey tembellik değil.

Kimse çalışmaktan kaçmıyor.
Ama kimse de kendini kaybedecek kadar çalışmak istemiyor.

İnsanlar üretmek istiyor, faydalı olmak istiyor, iyi hissetmek istiyor.

Ama bunun karşılığında sadece yorgunluk kalıyorsa,
orada bir problem var.

O yüzden mesele şu değil:
“İnsanlar neden çalışmak istemiyor?”

Asıl mesele şu:
İnsanlar neden bu şekilde çalışmak istemiyor?

Okumaya Devam Et

Trendler