Bizi Takip Edin

Lifestyle

Ofiste müzik dinlemeyi sever misiniz?

Yayınlandı

tarihinde

Ofiste müzik dinlemek konusunda faydalı bilgiler Ofix Blog'da...

Ofiste çalışırken motivasyonumuzu yükselten, yaptığımız işlere odaklanmamızı sağlayan, enerjimizi arttıran konuların başında müzik dinlemek geliyor. Özellikle de açık ofislerde ve kalabalık çalışma ortamlarında dikkati toplamak ve işe odaklanmak oldukça güçtür. Kısık sesle konuşulsa bile, sesler hızla çoğalır ve dikkat dağılır. Bu gibi durumlarda ofiste müzik dinlemek, yaptığımız işe odaklanmamızı ve beyin fonksiyonlarımızı daha etkin bir şekilde kullanmamızı sağlayarak yaratıcılığımızı geliştirebilir. Ofix Blog‘da bugünkü yazımızda, ofiste müzik dinleme konusunu ele alacağız ve yaratıcılığımızı geliştirmemize katkı sağlayan bazı eserler hakkında faydalı bilgiler paylaşacağız.

Ofiste Müzik Dinlemek

Ofiste çalışırken yaptığımız her işe her zaman aynı dikkat ve özeni gösterebilmemiz mümkün değil efendim. Beyin fonksiyonlarımızın ne zaman ne şekilde çalışacağı metabolizmamızla doğrudan ilgili olduğu için, metabolizmamızın normal tempoda çalıştığı sabah saatleri ile yavaşlamaya başladığı öğle yemeği öncesi anlarda aynı yoğunlaşmayı sağlayamayız. Gün içinde hangi işi hangi zaman diliminde yapacağımızı metabolizmamızın işleyiş özelliklerini dikkate alarak belirlememiz çok önemli. Bu konuda faydalı pek çok bilgiyi, Ofix Blog‘da daha önce yayınlamış olduğumuz Biyoritminize dikkat ediyor musunuz? isimli yazımızda bulabilirsiniz.

Gün içinde motivasyonunuz düştüğünde, neşeli ve hareketli şarkılar dinleyerek motivasyonunuzu yükseltebilirsiniz. Nitekim, 70 bpm ve üzerindeki şarkıların motivasyonu arttırdığı konusunda pek çok bilimsel araştırma mevcut. Ve tabii, ofiste müzik dinlemek için mutlaka kulaklık kullanmalı, başkalarını rahatsız etmekten kaçınmalısınız. Ayrıca tür, şarkı seçimi ve sesin şiddetine de dikkat etmeli, dinlediğiniz müziğin sizi olumlu yönde etkilediğinden emin olmalısınız. Müzik dinlerken yaptığınız işe yoğunlaşabilmeniz için ne çok düşük, ne de çok yüksek seste müzik dinlemelisiniz. Düşük sesler yoğunlaşmanıza katkı sağlamayacağı gibi, yüksek sesler de dikkatinizi dağıtabilir ve üstelik, kulaklarınıza ciddi zararlar verebilir.

Diğer taraftan, açık ofislerde çalışırken dikkat ve motivasyon düzeyini yüksek tutmak hakikaten de çok zordur. Kısık sesle konuşulsa bile sesler hızla yükselir, seslerin yükselmesi dikkati dağıtır, bazı gerginliklere zemin hazırlar, stres düzeyinin yükselmesine yol açar. Öyle ki, telefon konuşmalarının uzamasından ofis arkadaşlarının rahatsız olacağı endişesi bile, iletişimi kısa kesme eğilimi yaratır ve konuların basit cümlelerle geçiştirilmesine yol açar. Oysa, bu gibi durumlarda ofiste müzik dinlemek, dışarıdan gelen uyarıcıların tek bir noktaya odaklanmasını sağlayabilir ve beyin fonksiyonlarımız duruma adapte olarak daha etkin bir şekilde çalışabilir. 

Ofiste Yaratıcılık Modu

Müzik türlerine duyulan ilgi ve sevilen şarkılar, çok sayıda kişisel, bilişsel, toplumsal ve kültürel etkene bağlı olarak değişebilir efendim. Bu nedenle, kimilerine çok iyi ve güzel görünen bir müzik türü veya şarkı, başkalarında aynı etkiyi yaratmayabilir. Bununla birlikte, müzik türleri ile beyin fonksiyonlarının işleyiş şekli arasındaki ilişki hakkında pek çok bilimsel araştırma mevcut. Bu araştırmaların sonuçlarına göre, yüksek tempolu şarkıların IQ düzeyini yükselttiği, doğa seslerini barındıran şarkıların beyin fonksiyonlarını canlandırdığı, baskın bas seslerin ruh halinde ani değişiklikler meydana getirdiği, barok müziğin iş kalitesi için faydalı olduğu, klasik müziğin ve enstrümantal müziklerin ise daha güçlü bir yoğunlaşma sağladığı ve yaratıcılığı geliştirdiği söylenebilir.

Yazımızın bu kısmında, ofiste çalışırken yoğunlaşmamızı arttırabilecek ve yaratıcılığımızı geliştirebilecek bazı eserler hakkında faydalı bilgiler paylaşacağız.

Antonio Vivaldi – The Four Seasons

Barok klasik müziğinin en önemli temsilcilerinden biri olan Antonio Vivaldi, ilk müzik eğitimini keman sanatçısı babasından alır ve 18 yaşına geldiğinde St. Mark Kilisesi’nde kemancı olarak işe başlar. Yaptığı bestelerin büyük ilgi görmesi üzerine, işinden ayrılır ve Avrupa’yı dolaşarak pek çok konser verir. Daha sonraları konçerto olarak adlandırılacak bu besteler, dönemine göre pek çok yeniliği içinde barındırır. Bu yenilikler nedeniyle Vivaldi, konçertonun yaratıcısı olarak kabul edilir.

Vivaldi‘nin en bilinen ve en beğenilen eserlerinden biri olan The Four Seasons isimli eserinde, barok klasik müziğinin en tipik özelliklerini bulabilirsiniz. Bu eserde ses olarak keman baskın bir şekilde öne çıksa da aynı tınılara sahip çok sayıda enstrüman birbiriyle adeta yarışır, hızlı nota geçişleri insanı şaşırtır, süslemeler adeta abartı sınırlarını zorlar. Ki bu özellikleri nedeniyle The Four Seasons, yaratıcılık konusunda pek çok besteciye ilham kaynağı olmuştur. Bu türde yetişen son büyük deha olarak kabul edilen Bach‘ın ölümünün ardından, klasik müzikte barok müzik dönemi kapandı.

Johann Sebastian Bach – Ave Maria

Klasik müziğin en yaratıcı isimlerinden biri olan Johann Sebastian Bach, henüz küçük yaşlarda anne ve babasını kaybetmesinin ardından abisinin orguyla hayata tutunmaya çalışır. 15 yaşına geldiğinde, Mattehaus Kilisesi’ne soprano olarak girer ve org dersleri alır. Hayatını org çalarak ve beste yaparak geçiren Bach, binin üzerinde esere imza atmayı başarır. Ne var ki, bu eserlerin büyük bir bölümü günümüze maalesef ulaşamaz. Bugün bildiğimiz Bach eserleri, ikinci evliliğinden olan Carl Phillip Emanuel‘in arşivinden kalanlarla sınırlı.

Bach‘ın en önemli eserlerinden biri olan Ave Maria‘yı, yabancı filmlerde düğün ve cenaze törenlerinde mutlaka duymuşsunuzdur. Ave Maria ilk olarak, bestelenmesinin üzerinden 137 yıl sonra 1853 tarihinde yayınlandı. Eserin günümüzde keman, gitar, yaylı çalgılar, piyano ve viyolonsel gibi farklı enstrümanlar için özel olarak geliştirilen pek çok düzenlemesi mevcut. Ofiste müzik dinlemek istediğinizde, yaratıcılığınızı geliştirmek açısından bu eseri rahatlıkla değerlendirebilirsiniz.

Wolfgang Amadeus Mozart – Requiem

Klasik müziğin gelmiş geçmiş en büyük dehası olarak kabul edilen Wolfgang Amadeus Mozart, müzik yeteneğini besteleriyle henüz 3 yaşındayken ortaya koyar ve dinleyenleri hayran bırakır. Hafızasının son derece güçlü olması, çok uzun eserleri bile kemanıyla kusursuz bir şekilde çalmasını sağlar. Dönemin önde gelen tüm besteci ve virtüözlerini kıskandıran dehasını, günümüze ulaşmayı başaran yüzlerce eserinde görmek mümkün.

Mozart‘ın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Repuiem, ölümünden kısa bir süre önce başladığı ve tamamlayamadığı son eseriydi. Kendi ölümünü düşünerek bestelediği zannedilen bu eser, büyük bir dehanın insanlığa bir tür vedası olarak değerlendirilebilir. Bu eser de yine, ofiste müzik dinlemek istediğiniz anlarda yaratıcılık konusunda büyük ilhamlar verebilir.

Niccolo Paganini – La Campanella

19. yüzyılın en büyük keman virtüözlerinden biri olarak kabul edilen Niccolo Paganini, ilk konserini 11 yaşında verir. Aldığı dersler sayesinde kendisini geliştiren Paganini, Avrupa’nın pek çok şehrinde düzenlediği solo konserleriyle adından söz ettirmeyi başarır. Ne var ki, kazandığı şöhrete yenik düşer ve kötü alışkanlıklar edinir. Hayatı ciddi sağlık sorunları ve ekonomik sorunlarla boğuşmakla geçer.

Paganini‘nin La Campanella eserinin gerek keman, gerekse piyano uyarlamasını icra etmek oldukça zordur. Bu eseri dinlerken, kendinizi kocaman bir ormanda nehre ulaşmak için koşuşturan bir su damlası gibi hissedebilirsiniz. Öyle etkileyici bir eser ki bu, final kısmında kendinizi okyanusun ortasında bulabilirsiniz…

Franz Schubert – Serenade

Kısacık ömrüne yüzlerce eser sığdırmayı başaran Franz Schubert, Viyana’da amatör bir müzisyenin oğlu olarak dünyaya gelir. Babasından aldığı temel müzik bilgilerini daha da geliştirerek keman çalmayı öğrenir ve Kraliyet Kilisesi Korosu’na girer. Arkadaş çevresini sürekli geliştiren ve dönemin önde gelen şair, filozof, ressam ve entelektüelleriyle yakın ilişkiler kuran Schubert, eserlerinde insan ruhunun iniş çıkışlarını ve yalnızlık temasını başarıyla işler.

Schubert‘in en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Serenade, bir kır gezisi sırasında tek başına bir masada otururken gördüğü arkadaşı Tieze‘nin yarattığı ilhamla yazıldı. Arkadaşının o anki görüntüsü Schubert‘i o kadar etkiler ki, bir fatura kağıdının arkasına hızlıca notalar yazmaya başlar. Bu muhteşem eseri, motivasyonunuzun düştüğü anlarda zevkle dinleyebilirsiniz.

Tüm okurlarımıza sağlıklı, keyifli ve bol kazançlı günler diliyoruz…

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Beyaz Yakalım

Ofisteki Gizli Çalışan: Yapay Zeka

Yayınlandı

tarihinde

Eskiden ofiste gizlenen şeyler belliydi.

İş saatinde sosyal medyada geçirilen birkaç dakika, mutfakta uzayan kahve molaları ya da Excel dosyasının arkasına saklanmış bir alışveriş sekmesi…

Şimdi ise yeni bir “gizli yardımcı” var: Yapay zeka.

Üstelik araştırmalar gösteriyor ki çalışanların yaklaşık 5 kişiden 1’i işlerinde yapay zeka kullandığını yöneticilerinden veya ekip arkadaşlarından gizliyor.

Peki ama neden?

Sonuçta yapay zeka kullanmak bugün birçok şirkette internet kullanmak kadar sıradan hale gelmiş durumda. Yine de bazı çalışanlar hazırladıkları raporları, yazdıkları mailleri veya oluşturdukları sunumları yapay zekanın desteğiyle hazırladıklarını söylemek istemiyor.

Sebebi aslında düşündüğümüzden daha basit.

Bir kısmı “İşim kolay görünecek” diye çekiniyor.

Bazıları “Yerime yapay zekayı koyarlar mı?” endişesi taşıyor.

Kimileri ise “Hazıra konmuş gibi görünmek istemiyorum” diye düşünüyor.

Kısacası sorun yapay zekanın kendisinden çok, onun nasıl algılandığında yatıyor.

Oysa işin ilginç tarafı şu:

Şirketler çalışanlarının daha verimli olmasını istiyor.

Çalışanlar daha verimli olmak için yapay zekadan yardım alıyor.

Ama sonra bunu kimseye söylemiyor.

Biraz garip bir denklem gibi duruyor.

Bugün birçok çalışan toplantı notlarını özetletiyor, uzun e-postaları sadeleştiriyor, rapor taslakları hazırlatıyor veya araştırmalarını hızlandırıyor. Yani yapay zeka çoğu zaman işi yapan kişi değil, işi hızlandıran bir yardımcı rolünde.

Tıpkı hesap makinesinin muhasebecinin yerini almaması gibi.

Asıl soru artık “Çalışanlar yapay zeka kullanıyor mu?” değil.

Çünkü kullanıyorlar.

Asıl soru şu:

Şirketler çalışanlarının bunu rahatça söyleyebileceği bir ortam oluşturabiliyor mu?

Belki de geleceğin ofislerinde performans değerlendirmeleri sırasında çalışanlar şu cümleyi kuracak:

“Bu projeyi üç günde bitirdim.”

Ve kimse “Nasıl?” diye sormayacak.

Çünkü cevabı zaten biliyor olacak.

Yapay zeka artık ofisin içinde.

Sadece bazı masalarda hâlâ gizli oturuyor.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

Türkiye İlk Kez Sabah Maçlarına Çıkıyor: Ülkece Uyku Düzeni Dağılıyor

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye olarak yıllardır gece maçına alışmış insanlarız.
20.45 mi? Mis gibi saat.
Çay koy, kanepeye yayıl, maçı aç.

Ama sabah 06.00’da milli maç izlemek…
İşte orada pek alışık değiliz gibi.

Bu Dünya Kupası’yla birlikte ilk kez “güne Türkiye maçıyla başlama” dönemine giriyoruz.
Yani artık alarm sesi bile stres yaratacak.

Sabah Alarmıyla Milli Duygu Aynı Anda Yaşanır mı?

Muhtemelen yaşanacak.

Çünkü milyonlarca insan ilk kez kendi isteğiyle 05.30 alarmı kuracak.
Normalde işe zor uyanan insanlar, Türkiye maçı için karanlıkta ayakta olacak.

Ve o sabah herkesin evinde aşağı yukarı aynı sahne dönecek:

  • Tek göz açık televizyonu açma çabası
  • Mutfakta sessiz sessiz kahve yapma
  • “Daha hava bile aydınlanmadı ya” söylemleri
  • İlk düdükle birlikte bir anda kendine gelme

Ofisler Birkaç Gün Hafif Dağılabilir

Şimdiden söyleyelim…
Bu maç saatleri ofis düzenini biraz bozacak gibi duruyor.

Çünkü biri maçı izlemek için 3 saat uyuyacak.
Biri “Uyumam ben” diyecek, öğleden sonra ekrana boş boş bakacak.
Birileri toplantıda istemsizce maç yorumu yapacak.

Hatta bazı ofislerde şu konuşmaların geçme ihtimali çok yüksek:

— “Kaçta yattın?”
— “Yatmadım.”
— “Maçı izledin mi?”
— “İkinci yarıyı hatırlamıyorum bile.”

FIFA Biraz Bizi Zorlamış Gibi

Maç saatleri şöyle:

  • 07.00
  • 06.00
  • 05.00

Yani biri özellikle “Türk halkının sabır seviyesi ölçülsün” istemiş gibi.

Ama işin garip tarafı şu:
Ne kadar erken olursa olsun, konu milli maç olunca insanlar yine ekran başına geçiyor.

Normalde sabah yürüyüşüne çıkmayan adam, Türkiye maçı için gün doğmadan kahveyle koltuğa kurulacak.

Bu Turnuvanın Gizli Kahramanı Kahve Olabilir

Bu süreçte en yoğun mesaiyi futbolcular kadar kahveler de yapacak gibi duruyor.

Çünkü sabah 5’te maç izlemek normal seyircilik değil.
Bir noktadan sonra hayatta kalma mücadelesine dönüyor.

Şimdiden bazı klasikler oluştu bile:

  • “Ben maçı ofisten açarım”cılar
  • Termosu akşamdan hazırlayanlar
  • Maç günü toplantıyı ertelemeye çalışanlar
  • Ve “Ben zaten erken kalkıyorum” diye hava atanlar

Ama Güzel Tarafı da Bu Galiba

Ne kadar uykusuz olursak olalım…
O saatlerde yine milyonlar aynı anda aynı maçı izleyecek.

Bir yanda kahve, bir yanda milli heyecan.
Göz yarı kapalı ama yorumlar tam gaz.

Çünkü Türkiye’de milli maç sadece futbol değil.
Biraz stres, biraz umut, biraz da “Bu maçı alırız” inadıdır.

Ve galiba ilk kez,
Dünya Kupası’nı “günaydın” diyerek yaşayacağız.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

Eskiden “Çıkıp Alalım” Diyorduk, Şimdi Kargo 1 Gün Gecikince Sinirleniyoruz..

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye’de e-ticaret artık sadece “internetten alışveriş” meselesi değil.
İnsanların günlük alışkanlıklarını değiştiren bambaşka bir düzene dönüştü.

Bir dönem internetten sipariş vermek insanlara riskli gelirdi.
Şimdi ise kargo bir gün geç kalsa herkesin canı sıkılıyor.

Çünkü alıştık.
Hem de çok hızlı alıştık.

Son 5 yılda Türkiye’de e-ticaret hacminin yaklaşık 12 kat artıp 10,6 trilyon liraya ulaşması da bunu açıkça gösteriyor.

Üstelik sadece para büyümüyor.
İşlem sayısı da inanılmaz seviyelere çıktı.

Bugün Türkiye’de e-ticaret işlem sayısı 25,85 milyara ulaşmış durumda.
Yani insanlar artık büyük küçük fark etmeksizin birçok ihtiyacını internetten çözmeye başladı.

Bir kulaklık…
Bir kahve makinesi…
Bir paket fotokopi kağıdı…
Hatta ofisin çayı kahvesi bile artık birkaç dakikada sipariş veriliyor.

Dolar bazında bakıldığında da tablo aynı.
Türkiye’nin e-ticaret hacmi 43 milyar dolardan 115,4 milyar dolara yükseldi.

Aslında bu değişimi anlamak için istatistiklere bile çok gerek yok.

Çevremize bakmamız yeterli.

Eskiden biri bir şey alacağı zaman mağaza mağaza gezerdi.
Şimdi önce telefondan fiyat bakılıyor.
Yorum okunuyor.
“Yarın gelir mi?” diye teslimat süresi kontrol ediliyor.

Hatta bazen mağazada görülen ürün bile internetten sipariş ediliyor.

Çünkü artık insanlar sadece ürün almıyor.
Kolaylık satın alıyor.

Özellikle şirketler tarafında bu durum çok daha net hissediliyor.

Kimse tek bir eksik için gün içinde farklı yerlere yetişmeye çalışmak istemiyor.
Kırtasiye ayrı yerden, temizlik ürünü başka yerden, kahve başka yerden derken iş uzayıp gidiyor.

Bu yüzden Ofix gibi platformlar son dönemde şirketlerin işini ciddi anlamda kolaylaştırmaya başladı.

İnsanlar artık ofis ihtiyaçlarını tek tek düşünmek yerine, tek noktadan hızlıca çözmek istiyor.
Ürün bulunsun, fiyat uğraştırmasın, sipariş zamanında gelsin yeterli oluyor çoğu zaman.

Geldiğimiz noktada e-ticaret artık ekstra bir seçenek değil.
Günlük hayatın normal akışına dönüşmüş durumda.

Ve görünen o ki insanlar bu hızdan kolay kolay vazgeçmeyecek.

Okumaya Devam Et

Trendler