Bizi Takip Edin

Lifestyle

Anksiyete nedir?

Yayınlandı

tarihinde

Anksiyete hakkında merak ettiğiniz konular Ofix Blog'da...

Modern toplumda anksiyete, en sık karşılaşılan psikolojik rahatsızlıklardan biridir. Anksiyeteyle ilgili yapılan araştırmalara göre modern toplumda anksiyete hastalarının oranı yüzde 15 ile 20 arasında seyretmekte. Koronavirüs salgınıyla birlikte artan sağlık endişeleri başta olmak üzere ekonomik, sosyal ve diğer endişeler, anksiyetenin de artmasına yol açmakta. Tedavi edilmediği takdirde hastanın yaşam kalitesini ve iş performansını ciddi ölçüde düşüren anksiyeteyle mücadele etmek için her şeyden önce, anksiyeteyi iyi tanımak gerek. Ofix Blog‘da bu haftaki sağlık köşemizde, anksiyete hakkında faydalı bilgiler paylaşacağız. 

Kısaca Anksiyete

Halk arasında kaygı bozukluğu olarak bilinen anksiyete, psikolojik bir rahatsızlıktır. Aslına bakarsanız, büyük küçük herkes hemen her gün çeşitli nedenlerden ötürü kaygı yaşayabilir. Kişinin karşılaştığı olgu ve olaylar, şu ya da bu nedenle kaygı duymasına yol açabilir. Başka deyişle kaygı aslında, insan hayatının doğal bir bileşenidir. İnsan psikolojisindeki kaygı mekanizması, karşılaşılan sorunlarla mücadele etmek üzere kişiyi ruhsal ve fiziksel bakımdan hazırlayan bir mekanizmadır. Kaygı anında vücutta kan dolaşımı hızlanır, beyne daha fazla oksijen gider, bilişsel yetiler daha hızlı çalışır. Kaygı mekanizmasını aynı zamanda da beynin strese verdiği tepki olarak ifade edebiliriz. Stres anında beyin, bilişsel yetilerini etkin şekilde kullanmak üzere kaygı mekanizmasını aktive eder. Bu yönüyle kaygı mekanizması, kişinin çeşitli sorunlar karşısında çözüm üretmesine yardımcı olan bir mekanizmadır.

Bununla birlikte, kaygı mekanizmasında meydana gelen çeşitli sorunlar, kişide kaygı düzeyinin yüksek noktalara ulaşmasına yol açabilir. Kaygı bozukluğu veya anksiyete olarak ifade edilen bu durumda kişi, bilişsel fonksiyonlarını çözüm üretmek yönünde kullanamaz. “Anksiyete nedir?” sorusunun cevabı tam da bu noktayla ilgilidir. Kaygıya yol açan durumların kalıcı olduğuna inanan anksiyete hastası, kendisini savunma refleksiyle duygu ve düşüncelerinde aşırılık gösterir. Kaygının bu derece yüksek düzeyde seyretmesi, hastanın ruh sağlığının yanı sıra bedeninde de çeşitli rahatsızlıkların oluşmasına yol açar. Nitekim anksiyete hastalarında nefes darlığı, kalp atışlarında aşırı hızlanma, aşırı terleme, ellerde titreme ve hazımsızlık gibi şikayetlere sıkça rastlanır.

Anksiyete nedenleri nelerdir?

Anksiyetenin nedenleri kesin olarak bilinmemekte. Bununla birlikte, kişinin yaşadığı çeşitli travmatik olaylar ve deneyimler, sağlık sorunları ve genetik faktörler, anksiyetenin en önemli nedenleri olarak değerlendirilmekte. Bazen bu nedenlerin biri bile anksiyeteyi tetikleyebileceği gibi, bazen hepsi bir arada anksiyete bozukluğuna yol açabilir. Anksiyetenin nedenleri arasında özellikle genetik faktörler, anksiyeteye yatkınlık konusunda en güçlü nedenler arasındadır. Dolayısıyla, anne veya babada anksiyete bozukluğu varsa çocuklarda anksiyete görülme ihtimali yüksektir.

Anksiyetenin daha az rastlanan nedenleri arasında beyindeki fonksiyon bozuklukları belirleyici olmakta. Nitekim beynimiz, kaygı mekanizmasını etkin şekilde kullanmak için başta korku olmak üzere çeşitli duyguları kontrol etmek için gerekli yapısal özelliklere sahiptir. Fakat travmatik veya çevresel nedenlerle beyinde oluşan fonksiyon bozuklukları, kaygı mekanizması üzerinde beynin etkisini azaltabilir veya sonlandırabilir. Bu gibi durumlarda anksiyete hastası, panik atak krizlerini çok daha yoğun şekilde yaşar. Ve kendisine olduğu kadar çevresindekilere de zarar verebilir.

Anksiyetenin çok daha az rastlanan nedenleri arasında bazı kronik hastalıklar gösterilmekte. Özellikle kalp, akciğer ve diyabet hastalarında metabolik sorunlardan dolayı kaygı mekanizması bozulabilmekte. Veya kullanılan ilaçlar da anksiyeteye yol açabilmekte. Anksiyetenin bu türleri, daha kolay tedavi edilebilmekte. Anksiyeteye yol açan unsur örneğin kullanılan ilaçsa, hekimin başka bir ilaç yazması bu sorunu ortadan kaldırabilir. Metabolik nedenlere bağlı olarak gelişen anksiyete bozukluğunun en ideal çözümü, kişinin sağlıklı beslenmesi ve kendisine dikkat etmesidir. Bozuk beslenme şekillerinden uzak durması halinde, metabolik nedenlere bağlı olarak gelişen anksiyete bozukluğu kolayca son bulabilir. 

Anksiyete belirtileri nelerdir?

Anksiyetenin en önemli belirtisinin aşırı kaygı ve endişe olduğunu söyleyebiliriz. Anksiyete hastalarının yaşadığı kaygı ve endişeler kimi durumlarda dışsal bir nedene dayansa da daha çok nedensiz kaygı ve endişelerdir. Kendisini sürekli gergin ve huzursuz hisseden anksiyete hastaları, en sıradan olaylardan bile kaygı ve endişeye kapılabilirler. Sürekli kötü bir şey olacakmış gibi düşünen ve yaşayan bu hastalarda nefes darlığı, ağız kuruluğu ve aşırı terleme sıkça görülür. Kalp atışlarında aşırı hızlanma oluştuğunda, panik atak krizleri kendisini iyice hissettirir. Ellerde titreme yaşayan hastanın dikkat dağınıklığı ve odaklanma güçlüğü yaşaması mümkündür. Panik atak krizleri nedeniyle hastanın uyku sağlığı bozulur. Hazımsızlık sorunları da bu hastalarda sıkça görülmekte.

Anksiyete kimlerde daha sık görülür?

Anksiyeteyle ilgili istatistiklere göre anksiyete bozukluğu, erkeklere oranla kadınlarda daha sık görülmekte. Hasta profiline baktığımızda, aşırı korumacı yaklaşımla büyütülmüş çocuklarda anksiyete bozukluğu daha fazla görülmekte. Çevresinde çok eleştirilen, hatta kişiliği baskılanan çocuklar, yetişkinlik dönemlerinde anksiyete sorununa maruz kalabiliyor. Özellikle alay edilme korkusu, kişiliği baskılanan çocukların ileride anksiyete bozukluğu yaşamasına yol açabiliyor. Ayrıca, çocuklukta yaşanan çeşitli olumsuzluklar ve travmalar, aile yakınlarının kaybı, baskıcı aile ortamı vb. koşullar da ileride anksiyete bozukluğuna neden olabilmekte. Örneğin, çocuklukta maruz kalınan cinsel istismar olayları, kişinin karşı cinsle ilişkilerinde anksiyete bozukluğunun tetikleyicisi olabilir.

Ansiyete hastalarının günlük hayatları nasıldır?

Anksiyete bozukluğu olan kişiler, günlük hayatta yoğun ve sürekli bir endişe haliyle karşı karşıyadır. Her zaman ve her konuda en kötü senaryoyu düşünür, bu senaryonun gerçekleşeceğine inanırlar. Bu durum karşısında mantıklı bir şekilde düşünüp gerekli önlemleri almak yerine, nasıl davranmaları gerektiğine karar veremezler. Ve buna bağlı olarak büyük bir çaresizlik hissine kapılırlar. Hissettikleri çaresizlik nedeniyle sosyal ilişkilerinde birçok sorun yaşar, hatta ilişkilerini sonlandırma noktasına gelirler. Kişide endişe düzeyinin yüksek seyretmesi, beklenmedik olaylar karşısında aşırı tepki vermesine yol açar. Psikolojide panik atak krizi olarak ifade edilen bu durum, kişinin kendisine olduğu kadar çevresindekilere de zarar verici bir nitelik gösterebilir.

Panik atak krizlerinin ileriki aşamalarında kişi, psikolojik açıdan olduğu kadar fiziksel açından da kendisini yorgun ve bitkin hisseder. Günlük aktivitelerini yerine getirmekte bile zorluk çekebilir. Yataktan kalkmakta zorlanır, kesik kesik konuşur, cümleleri arasında bağlantı kuramaz. Kendisini güvende hissetmeyen panik atak hastaları, kendilerini her şeyden dolayı suçlar, kendileriyle en alakasız konulardan bile pişmanlık duyarlar. Hayattan zevk almama duygusu, panik atak hastalarını kimi zaman intihar noktasına bile getirebilir. Hiçbir şeye gücünün yetmediğini düşünen hastanın panik atak krizlerini kontrol etmesi veya yönetmesi son derece güçtür. Krizin ne zaman geleceğini bile tahmin edemez. Panik atak krizinin ne zaman ve nasıl sona ereceği konusunda da herhangi bir öngörüde bulunamaz.

Anksiyete türleri nelerdir?

En sık karşılaşılan anksiyete türlerinin genelleştirilmiş anksiyete bozukluğu, sosyal anksiyete bozukluğu, ayrılık anksiyetesi ve belirli fobiler şeklinde dört başlık altında incelemek mümkün. Bu anksiyete türleri hastada kimi zaman tekil olarak görülebileceği gibi, kimi zaman da birden fazla anksiyete çeşidi bir arada görülebilir. Bunlar içinde genelleştirilmiş anksiyete bozukluğu, herhangi bir nedene bağlı olmaksızın gelişen aşırı endişe ve gerginlik hissi yaratır. Anksiyetenin en sık karşılaşılan türü de budur. Anksiyeteye yol açan somut bir neden olmadığı için, kişinin ne zaman panik atak krizi geçireceğini tahmin etmek zordur.

Sosyal anksiyete bozukluğu, kişinin sosyal ilişkilerinde başkaları tarafından eleştirilme, yargılanma, alay edilme korkuları sonucu gelişen aşırı kaygı ve endişe durumudur. Okul veya iş hayatında çevresi tarafından sıkça eleştirilen veya alay edilen kişilerde anksiyete bozukluğunun bu türü daha sık görülür. Sosyal anksiyete bozukluğu nedeniyle kişi, ilişkilerini sürdürmek için kendisinden taviz vermek zorunda olduğuna inanır. Bir süre bu şekilde devam ettirdiği sosyal ilişkiler, bir zaman sonra kişiyi mutsuz etmeye başlar. Bunun sonucunda kişi, sosyal ilişkilerini sonlandırmaya karar verir. Bu durum eğitim hayatında okul değiştirme, iş hayatında iş değiştirmeye yol açar.

Ayrılık anksiyetesi, kişinin sevdiklerinden ayrı kaldığında veya ayrıldığında yaşadığı yoğun kaygı ve endişe durumudur. Anksiyetenin bu türünde kişi, sevdiklerinden bir an olsun ayrı kalmak istemez. Ayrı kalması durumunda kendisinin ve sevdiklerinin zarar göreceğine inanır. Koruma içgüdüsünün baskın olduğu bu anksiyete türünde kişi, kendisini ve sevdiklerini korumak adına pek çok aşırı davranış şekilleri sergileyebilir. Ve bu nedenle, kendisine olduğu kadar sevdiklerine de zarar verebilir. Belirli fobiler ise yükseklik korkusu, uçağa binememek, kapalı alanda kalamamak gibi fobilerdir. Bu gibi fobiler nedeniyle hastanın yaşadığı anksiyete bozukluğu, çoğu zaman nedenin ortadan kalkmasıyla sona erer. Kalıcı hale gelmesi ise genelleştirilmiş anksiyete bozukluğuna işaret eder.

Anksiyete tanı, teşhis ve tedavi yöntemleri nelerdir?

Bir kişiye anksiyete teşhisinin konulabilmesi için kişinin fiziksel ve ruhsal açıdan muayene edilmesi gerekmekte. Sağlık kuruluşlarının psikiyatri servislerinde yapılabilecek bu muayene sırasında kişinin anamnezi, yani hastalığının öyküsü çıkarılır ve teşhis konulması için bazı testleri yaptırması istenir. Laboratuvar testleri, anksiyete bozukluğunun yalnızca klinik belirtilerini tespit etmeyi sağlar. Bu belirtilerden hareketle uzman hekim, anksiyetenin türünü belirler ve hasta için uygun tedavi yöntemine karar verir. Bu yöntemler içinde ilaç tedavisi olabileceği gibi, psikoterapi veya bilişsel davranışçı terapi de kullanılabilir. İlaç tedavisi, anksiyetenin klinik belirtilerini gidermede etkilidir. Fakat anksiyetenin tedavisi için psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapinin daha etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Tüm okurlarımıza sağlıklı, keyifli ve bol kazançlı günler diliyoruz…

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Lifestyle

As Bayrakları: Türkiye’nin Dünya Kupası Yolculuğunda Yeni Bir Sayfa

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Futbol, Türkiye’de sadece bir spor değil;
bazen bir umut, bazen birleştirici bir heyecan, bazen de “bu sefer olacak” duygusu.

Dünya Kupası ise bu hikayenin en büyük sahnesi.
Ve biz, o sahnede az görünmüş ama unutulmayacak izler bırakmış bir ülkeyiz.

Türkiye Dünya Kupası’na Kaç Kez Katıldı?

Türkiye, FIFA Dünya Kupası tarihine bakıldığında
çok sık katılım gösteren bir ülke değil.

  • 1954 Dünya Kupası (İsviçre)
  • 2002 Dünya Kupası (Güney Kore & Japonya)

Toplamda sadece 2 kez katıldık.

Ama işin ilginç kısmı şu:
Bu iki katılımın biri, Türk futbol tarihinin en büyük başarılarından birine dönüştü.

2002 yılı…
Türkiye için sadece bir turnuva değil, kolektif bir hatıradır.

Teknik direktör Şenol Güneş yönetimindeki milli takım;
disiplinli oyun, güçlü savunma ve doğru zamanda gelen gollerle turnuvaya damga vurdu.

Türkiye Neden Uzun Süredir Dünya Kupası’nda Yok?

Bu soru yıllardır soruluyor.

  • İstikrarsız performans
  • Kadro sürekliliğinin sağlanamaması
  • Avrupa elemelerindeki zorlu rekabet

gibi faktörler, Türkiye’nin bu sahneden uzak kalmasına neden oldu.

Ama futbolun güzel yanı şu:
Her zaman yeni bir hikaye yazma şansı vardır.

Yeni Nesil, Yeni Umut

Son yıllarda genç ve yetenekli oyuncuların yükselişi
milli takım için yeniden umut oluşturuyor.

Avrupa’da forma giyen Türk futbolcuların sayısı artarken,
oyun kalitesi ve rekabet gücü de yukarı çıkıyor.


Ofiste Dünya Kupası Heyecanı

Dünya Kupası sadece sahada yaşanmıyor.

Ofiste:

  • Maç skorları takip edilir
  • Tahminler yapılır
  • “Bu maç alınır” tartışmaları döner
  • Kahve molaları uzar

İşte tam da bu anlarda, küçük detaylar büyük fark yaratır.

İyi bir kahve, rahat bir çalışma ortamı ve ihtiyaç duyulan ofis ürünleri…
Tüm bunlar, o heyecanı daha keyifli hale getirir.

Ofix, ofislerin bu tarz anlarda ihtiyaç duyduğu her şeyi bir araya getirirken,
günün temposunu bozmadan keyifli molalar vermenizi sağlar.

Son Söz: Yine Olabilir

Türkiye, Dünya Kupası’na çok sık katılmamış olabilir.
Ama katıldığında iz bırakmayı başarmış bir takım.

2002 bunun en büyük kanıtı.

Belki bir sonraki turnuvada,
yine aynı heyecanı yaşarız.

Ve belki yine ofislerde, ekran başında
“bu sefer gerçekten oluyor” deriz.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

İş Güvenliği: Plaza Hayatında Fark Etmeden Biriken Riskler

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Ofiste çalışıyorsan büyük ihtimalle kendini güvende hissediyorsundur.
Ne de olsa ne şantiye var ne ağır makineler. Masa, sandalye, bilgisayar… hepsi oldukça “zararsız” görünüyor.

Ama işin aslı şu: Ofis ortamı tehlikesiz değil, sadece tehlikeleri sessiz.

Gün içinde başına gelenleri düşün.
Masaya oturuyorsun, bilgisayarı açıyorsun, bir yandan kahve içiyorsun. Saatler geçiyor ama fark etmiyorsun. Çünkü her şey alıştığın gibi. Zaten problem de tam burada başlıyor: alışkanlıklar, zamanla hataları görünmez hale getiriyor.

Mesela masa altındaki kablolar…
İlk gün dikkat edersin. Sonra görmezden gelmeye başlarsın. Bir süre sonra artık orada olduklarını bile unutursun. Ta ki bir anlık dalgınlıkta ayağın takılana kadar.

Ya da sandalye…
“Rahat gibi” gelir ama aslında doğru ayarda değildir. Günler geçtikçe omuzların biraz daha öne düşer, ekran biraz daha aşağıda kalır. O an bir şey hissetmezsin ama gün sonunda yorgunluk artar. Bir süre sonra bu durum normalin olur.

İşte plaza hayatındaki riskler tam olarak böyle çalışır: büyük değil, biriken.

İş güvenliği denince çoğu kişinin aklına prosedürler, eğitimler, uzun uzun anlatılan kurallar gelir. O yüzden de sıkıcı bulunur. Ama ofis tarafında iş güvenliği aslında çok daha basit bir yerden başlar: düzen.

Düzenli bir masa, doğru yerleştirilmiş bir ekran, güvenli kullanılan prizler… Bunlar kulağa küçük detaylar gibi gelir ama günün sonunda hem konforu hem verimi doğrudan etkiler. Hatta çoğu zaman fark etmeden yaşadığın yorgunluğun sebebi bile bu küçük eksiklikler olur.

Bir de işin hijyen tarafı var ki genelde en çok atlanan konu burası.
Ortak kullanılan alanlar, mutfak, masa yüzeyleri… Bunlar sadece temizlik meselesi değil, doğrudan iş güvenliği konusu. Çünkü sağlıklı olmayan bir ortamda çalışmak da bir risk.

Bu noktada doğru ürün seçimi devreye giriyor. Ergonomik ofis ekipmanları, kablo düzenleyiciler, güvenli priz çözümleri ya da temizlik ürünleri… Bunların hepsi aslında “daha konforlu” bir ofis için değil, daha güvenli bir çalışma ortamı için var. Ofix gibi platformlarda bu ürünleri doğru şekilde seçmek, işi oldukça kolaylaştırıyor.

Sonuçta kimse ofise gelirken “bugün başıma bir şey gelir” diye düşünmez.
Ama kimse de gün sonunda sebepsiz yere yorulmak, ağrıyla kalkmak ya da küçük bir kazayla günü kapatmak istemez.

Plaza hayatında riskler gürültüyle gelmez.
Sessizce birikir, alışkanlığa dönüşür.

Ve çoğu zaman çözümü de büyük değişikliklerde değil,
gözünün önünde duran küçük detaylarda saklıdır.

Okumaya Devam Et

Beyaz Yakalım

Neden her iki beyaz yakalıdan biri “ben bunu daha ne kadar yapacağım?” diyor?

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Sabah alarm çalıyor.
Bir anlığına “bugün işe gitmesem ne olur?” düşüncesi geçiyor aklından.

Sonra herkes gibi kalkıyorsun. Kahveni alıyorsun, bilgisayarın başına geçiyorsun.
Ama içten içe şunu hissediyorsun: Bu sadece yorgunluk değil.

Son dönemde beyaz yakalıların büyük bir kısmı aynı şeyi düşünüyor.
Gitmek değil belki… ama kalmak da eskisi kadar kolay gelmiyor.


İş sandığımızdan daha fazlası

Kimse sadece para kazanmak için çalıştığını düşünmek istemiyor.
İnsan biraz da “ben ne yapıyorum?” sorusunun cevabını arıyor.

Yaptığın işin bir anlamı olsun istiyorsun.
Bir katkın olsun.
Birileri fark etsin.

O yüzden iş sadece iş olmuyor.
Yavaş yavaş senin bir parçan haline geliyor.

Ama işte tam bu yüzden, karşılığını alamadığında sadece yorulmuyorsun… kırılıyorsun.


“Biraz daha dayan” hali

İş hayatı sana açık açık şunu söylemiyor ama hissettiriyor:
Biraz daha hızlı ol, biraz daha fazla sorumluluk al, biraz daha idare et.

Bir süre sonra bu “biraz daha”lar birikiyor.

Akşam laptopu kapatıyorsun ama zihnin kapanmıyor.
Hafta sonu geliyor ama tam dinlenemiyorsun.
Pazartesi daha gelmeden yorgun hissediyorsun.

Ve bir noktada insan kendine şu soruyu soruyor:
“Ben gerçekten bu tempoya alıştım mı, yoksa sadece katlanıyor muyum?”


Gün bitiyor ama iş bitmiyor

Eskiden iş çıkınca iş biterdi.
Şimdi sadece mekan değişiyor.

Mail gelirse bakılıyor.
Mesaj düşerse cevaplanıyor.
“Şunu da hızlıca halledeyim” dediğin şey, geceye sarkıyor.

Bir de hayatın kendisi var.

Ev, sorumluluklar, yapılacaklar…
Yani aslında gün içinde tek bir iş yapmıyorsun.
Sürekli bir şeyleri dengede tutmaya çalışıyorsun.

Ama o denge çoğu zaman tutmuyor.


İçten içe bir şeyler eksik

En yorucu olan şey bazen işin kendisi değil.
Karşılığını alamadığını hissetmek.

Çok çalışıyorsun ama yeterince görülmüyorsun.
Emek veriyorsun ama fark yaratıyormuş gibi hissetmiyorsun.

Bazen aynı işi yaptığın insanların farklı yerlerde olduğunu görüyorsun.
Ve o an şunu düşünüyorsun:

“Ben nerede yanlış yapıyorum?”

Aslında çoğu zaman yanlış yapan sen değilsin.
Ama bunu anlamak zaman alıyor.


“İstifa” dediğimiz şey

Dışarıdan bakınca basit:
“İşi bırakmış.”

Ama içeride olan şey biraz daha farklı.

Bu karar genelde bir anda verilmiyor.
Biriken şeyler var.

Yavaş yavaş uzaklaşmak,
kendini geri çekmek,
eskisi kadar önemsememek…

Ve bir gün, artık devam edemediğini fark etmek.

O yüzden bu sadece bir işten ayrılma değil.
Bir hissin, bir yükün, bir döngünün içinden çıkma hali.


Aynı döngü, aynı yorgunluk

Birçok insanın yaşadığı şey aslında birbirine çok benziyor.

Yaptığın işin karşılığını tam alamadığını hissetmek,
ilerliyormuş gibi değil de yerinde sayıyormuş gibi hissetmek,
ne kadar çabalarsan çabala yetmiyormuş gibi gelmesi…

Ve en önemlisi,
hayatın sadece işten ibaretmiş gibi hissettirmesi.

İşte bu his biriktiğinde,
insan “bırakayım mı?” diye düşünmeye başlıyor.


Asıl mesele

Bugün beyaz yakalıların yaşadığı şey tembellik değil.

Kimse çalışmaktan kaçmıyor.
Ama kimse de kendini kaybedecek kadar çalışmak istemiyor.

İnsanlar üretmek istiyor, faydalı olmak istiyor, iyi hissetmek istiyor.

Ama bunun karşılığında sadece yorgunluk kalıyorsa,
orada bir problem var.

O yüzden mesele şu değil:
“İnsanlar neden çalışmak istemiyor?”

Asıl mesele şu:
İnsanlar neden bu şekilde çalışmak istemiyor?

Okumaya Devam Et

Trendler