Kitap
Halide Edib Adıvar’ı Okuma Rehberi
Yayınlandı
4 yıl öncetarihinde
Yazar:
Ofix Boy
Türk edebiyatı ve düşünce hayatında Halide Edib Adıvar‘ın çok önemli bir yeri var. 80 yıllık hayatı boyunca Türk edebiyatına birbirinden önemli eserler kazandıran Halide Edib Adıvar, Doğu-Batı sorunu çerçevesinde geliştirdiği sentez düşüncesiyle fikir alanında da önemli izler bıraktı. 1922 yılında yazdığı ve Milli Mücadele’yi anlatan ilk roman olan Ateşten Gömlek‘te Türk milletinin emperyalizme direnişini gerçekçi şekilde resmetti. 1928’de yayınladığı Türk’ün Ateşle İmtihanı ile o yıllarda yaşananlara kendi penceresinden ışık tuttu. 1932’de yayınladığı Sinekli Bakkal‘da Batı taklitçiliğine karşı çıktı, Doğu-Batı sentezi düşüncesini ortaya koydu. Vurun Kahpeye, Mor Salkımlı Ev, Dağa Çıkan Kurt ve daha birçok eseriyle edebi şahsiyetinin yanı sıra fikirleriyle de Türk düşüncesinde önemli izler bıraktı. 9 Ocak itibariyle Halide Edib Adıvar‘ın vefatının 58. yıl dönümünü geride bırakacağız. Bu vesileyle Ofix Blog‘da bugünkü yazımızda, Halide Edib Adıvar‘ı kısaca tanıtmak ve en güzel 5 Halide Edib Adıvar kitabı hakkında bazı bilgiler paylaşmak istiyoruz.
Halide Edib Adıvar kimdir?
Halide Edib, 1884 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi Fatma Berifem Hanım‘ı küçük yaşta kaybettiği için hayatını anneannesinin yanında sürdürmeye başladı. Babası Mehmet Edib Bey, II. Abdülhamid döneminde hazine katipliği ve reji müdürlüğü yapıyordu. Küçük Halide‘nin eğitim hayatı evde aldığı özel derslerle başladı. Daha sonra Üsküdar Amerikan Kız Koleji‘ne girişi yapıldı. Ancak okula yaşı büyültülerek gönderildiğinin fark edilmesi üzerine okuldan uzaklaştırıldı. Bu dönemde Halide, eğitimine evde aldığı özel derslerle devam etti. Bir taraftan Arapça ve Fransızca öğrendi. Bir taraftan da Salih Zeki Bey‘den felsefe ve matematik dersleri aldı. Aynı zamanda da İngilizceden kitap çevirdi. Çevirdiği ilk kitap, Jacob Abbott‘un Ana isimli kitabıydı. Bu çeviriyle Halide, 1899 yılında II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi. Daha sonra Üsküdar Amerikan Kız Koleji‘ne geri döndü. 1901 yılında bu okulu lisans derecesiyle bitiren ilk Müslüman kadın olmayı başardı. Bu dönemde Salih Zeki Bey‘le evlendi, iki çocuk dünyaya getirdi.
-
- Halide Edib Adıvar (1884-1964)
Halide Edib‘in yazarlık serüveni henüz öğrencilik yıllarında başlamıştı. Osmanlı Devleti’nin en zor zamanlarına isabet eden bu dönemde Halide Edib, yazılarında kadın sorununa özel bir önem veriyor, kadınların erkeklerle eşit olduğuna inanıyordu. Görüşlerini gazete sayfalarından paylaşıyor, bu görüşler nedeniyle bazı çevrelerin tepkisini çekiyordu. 31 Mart Olayı’nın ardından Halide Edib, can güvenliğinin tehlikeye girmesinden dolayı çocuklarıyla birlikte Mısır’a gitti. Aldığı bir davet üzerine, bir süreliğine İngiltere’ye geçti. Burada gelişen kadın hareketlerini yerinde gözlemledi. Bir yıl sonra, Darülmuallimat‘ta pedagoji hocalığına atandı. Bu dönemde kaleme aldığı yazılarında, gelecek nesillerin yetiştirilmesinde kadınların rolüne dair özel bir hassasiyet geliştirdi. Kadın hakları konusunda sürdürdüğü çalışmalar çerçevesinde Teali-i Nisyan Cemiyeti‘ni kurdu. Kadınların eğitim hayatına kazandırılması için önemli çalışmalar gerçekleştirdi. Kadın haklarıyla ilgili görüşlerini, 1912 yılında kurulan Türk Ocağı‘nda da etkin bir şekilde savundu. Bu görüşleriyle, Ziya Gökalp gibi dönemin önemli simalarından büyük ilgi gördü.
-
- Robert Kolej arşivinden çıkan bu fotoğrafta Halide Edib, babası Edib Bey’in el falına bakarken görülüyor.
Milli Mücadele Döneminde Halide Edib
1918 yılında Halide Edib, Darülfünun‘da Batı edebiyatı müderrisi olarak görev yapıyordu. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından sonra İtilaf Devletleri, asırlardır devam eden Osmanlı Devleti’ni parçalama planlarını adım adım gerçekleştirmeye başladı. Osmanlı’nın dağılma sürecinde Balkan Savaşları, önemli bir kırılma noktasıydı. Bu savaşlar, Tanzimat’tan beri hayranlık duyulan Batı medeniyetinin vahşi yüzünü ortaya koydu. Nitekim Tanzimat döneminde Osmanlı’nın kurtuluş reçetesini sunduğu düşünülen Batı medeniyeti, Balkan Savaşları’ndan itibaren “öteki” algısı içinde düşünülmeye başlandı. Bu savaşlar, aynı zamanda da Batıcılık, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımları karşısında özellikle Türkçülük akımının güçlenmesini sağladı. 1919 yılında İzmir’in işgal edilmesi, yurt genelinde uyanışa geçen Milli Mücadele ruhunun bir sıçrama noktasıydı. Bu süreçte Halide Edib, Türk Ocağı bünyesinde düzenlenen gösterilerde aktif rol üstlendi. Özellikle Sultanahmet mitinginde yaptığı konuşmayla dikkatleri üzerine çekti. Bu konuşma hem İstanbul basınında, hem de yabancı basında geniş bir yer buldu. Milli Mücadele’ye duyulan ilgiyi arttırdı.
-
- “Davamız, Türklerin hak ve istiklalidir. Türkler, Türkiye’nin ebedi haklarına asla dokundurmayacaklardır!” H. E.
19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basan Mustafa Kemal Paşa, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra ülke genelinde kurulmaya başlanan direniş örgütlerini birleştirerek Milli Mücadele’nin örgütlü bir mücadeleye dönüşmesini sağladı. Bu süreçte Saray ve İstanbul Hükümeti, Milli Mücadele’yi engellemeye dönük birçok çalışma başlattı. 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi‘yle birlikte milli egemenlik ilkesi benimsendi. Meclisin üzerinde hiçbir kuvvet olmadığı ilan edildi. Bu süreçte Halide Edib, Milli Mücadele’yi destekleyen çalışmalar gerçekleştirdi. Bu çalışmalar Saray’ı rahatsız edince hakkında idam kararı verildi. Bunun üzerine, Salih Zeki Bey‘den ayrıldıktan sonra evlendiği Dr. Adnan Bey‘le birlikte Anadolu’ya geçti. Savaş sırasında önce onbaşı, sonra başçavuş rütbesiyle görev yaptı. Cephedeyken Anadolu insanının yurt sevgisini ve özgürlük tutkusunu gözlemledi. Hastane görevini sürdürdüğü sırada, Hakimiyet-i Milliye gazetesinde Milli Mücadele lehinde yazılar yazdı. Kamuoyunun bilinçlenmesini sağladı. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa‘nın talimatıyla Yunus Nadi Bey‘le birlikte Anadolu Ajansı‘nın kuruluşunda yer aldı.
-
- Hakkında idam kararı verilince eşi Adnan Bey’le birlikte Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’de aktif bir rol üstlendi.
Görüş Ayrılıkları, Avrupa Yılları ve Yurda Dönüş
Milli Mücadele’nin başarıyla kazanılmasının ardından Halide Edib, eşiyle birlikte siyasi hayatta da aktif bir rol üstlenmek istedi. Nitekim her ikisi de savaş döneminde başlayan devrimlerin çok hızlı ilerlediğini, bu süreçte demokrasiye yeterince yer verilmediğini düşünüyordu. Merkezi yapıyı güçlendirmek için sürdürülen çalışmaların milli iradenin önüne geçtiğine inanıyorlardı. Halide Edib henüz 1912 yılında yayınladığı Yeni Turan romanında, adem-i merkeziyetçi temellere dayalı ütopik bir rejimi savunmuştu. Bu rejimde farklı etnik ve dini unsurların kendi hak ve özgürlüklerini korumalarını esas almıştı. Üstelik üniter yapının Osmanlı toplumunu felakete sürükleyeceğini savunmuştu. Cumhuriyet’in ilanından sonraki süreçte de adem-i merkeziyetçiliği savunmayı sürdürdü. Bu nedenle Mustafa Kemal Paşa‘yla görüş ayrılığına düştü. Kurucuları arasında Dr. Adnan Bey‘in de yer aldığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası‘nın kapatılması üzerine, 1925 yılında eşiyle birlikte yurt dışına çıktı. Önce İngiltere’ye, ardından Fransa’ya geçtiler. Ayrıca Halide Edib, kısa bir süre Amerika’da da bulundu. Çeşitli üniversitelerde konferanslar verdi.
-
- Milli Mücadele’yi anlatan ilk roman olan Ateşten Gömlek romanını 1922 yılında cephedeyken yazdı.
Atatürk‘ün vefatının ardından İsmet İnönü‘nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Adıvar çifti için yeni bir dönem başladı. 1939 yılında yurda kesin dönüş yaptılar. Bir yıl sonra Halide Edib Adıvar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü‘nü kurmakla görevlendirildi. Bu görevini 1950 yılına kadar sürdürdü. Kendisine yapılan bir teklif üzerine, yeniden siyasi hayata girdi. 1950-1954 yılları arasında Demokrat Parti listesinden milletvekili seçildi. Ne var ki dönemin siyasi atmosferine uzun süre dayanamadı. Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmalar hem iktidar, hem de muhalefet üyeleri tarafından sert şekilde protesto edildi. Bu nedenle 1954 yılında siyasetten çekildi. Hayatının en büyük acısını ise 1955 yılında Adnan Bey‘i kaybetmekle yaşadı. Duyduğu üzüntüyü aşmada epeyce güçlük çekti. Bu dönemde kendisini akademik çalışmalara adadı ve çeşitli kültürel faaliyetlerin içinde yer aldı. 9 Ocak 1964 tarihinde İstanbul’da hayata gözlerini yumdu. 80 yıllık hayatı boyunca hemen hepsi Türk edebiyatının başyapıtları içinde yer alan pek çok eser bıraktı.
-
- Hakimiyet-i Milliye gazetesi ve Anadolu Ajansı’nda yazdığı yazılarla Milli Mücadele döneminde kamuoyunun bilinçlenmesini sağladı.
En Güzel 5 Halide Edib Adıvar Kitabı
Halide Edib Adıvar‘ın aslında tüm eserleri, Türk edebiyatı ve düşünce tarihi için önem arz etmekte. Nitekim hem hayat hikayesi, hem savunduğu görüşler, hem de eserlerinin konuları ve biçimsel özellikleri itibariyle Halide Edib Adıvar, edebiyat ve düşünce tarihimizin en önemli çınarlarından biridir. Halide Edib Adıvar eserleri ve hayatıyla bugüne kadar sayısız incelemeye konu oldu. Eserlerinin yabancı dillere tercümeleri dünya genelinde büyük ses getirdi. Bu bakımdan Halide Edib Adıvar sadece Türk okurlar için değil, dünya genelinde de önemli bir edebiyatçımız ve fikir insanımızdır. Ne var ki, kısa bir blog yazısı içinde tüm bu eserlerini tanıtma imkanımız bulunmamakta. Bu nedenle biz burada sadece beş eserini kısaca tanıtmakla yetineceğiz. Bu eserler, tüm eserleri arasında en önemlileri olarak kabul edilen Ateşten Gömlek, Sinekli Bakkal, Vurun Kahpeye, Mor Salkımlı Ev ve Dağa Çıkan Kurt eserleridir. Bu beş eseri okuyan herkes, Halide Edib‘in edebi kişiliği ve düşünceleri hakkında fikir sahibi olabilir.
-
- Halide Onbaşı, Milli Mücadele’de Türk aydınları için bir gurur kaynağı olmayı başardı.
Ateşten Gömlek
En güzel 5 Halide Edib Adıvar kitabı listemizin ilk sırasında, Ateşten Gömlek var. Milli Mücadele döneminin ilk romanı olan bu romanı Halide Edib, cephede görev yaparken izin aldığı sırada yazdı. 1922 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilen bu romanda Milli Mücadele’yi Ayşe ve Peyami isimli iki roman kahramanının gözünden anlattı. Romanın başkahramanı olan Ayşe, İzmir’in işgali sırasında ailesini kaybeder. Bunun üzerine İstanbul’a, akrabası Peyami‘nin yanına gider. Milli Mücadele’nin başlamasıyla birlikte Binbaşı İhsan‘la birlikte Anadolu’ya geçerler. Cephede çatışmalar devam ederken Ayşe hasta bakıcılık, Peyami çevirmenlik yapar. Peyami ve Binbaşı İhsan, Ayşe‘ye aşık olmuşlardır. Evlilik teklifi ise İhsan‘dan gelir. Ayşe bu teklifi ancak İzmir’in kurtuluşunun ardından kabul edeceğini söyler. Bu süreçte Peyami, Ayşe‘ye olan karşılıksız aşkını sürdürmeye devam eder. Ne var ki Ayşe ve İhsan, çatışma sırasında hayatlarını kaybeder. Peyami ise yaralanır ve kafasında kalan bir kurşunla hastaneye yatar. Ameliyat için beklerken Ateşten Gömlek ismini verdiği anılarını yazar.
-
- Ateşten Gömlek romanıyla Mustafa Kemal Paşa’nın takdirini kazandı.
Tarihsel açıdan büyük bir öneme sahip olan Ateşten Gömlek romanı, kurgu ve üslup yönünden ilginç unsurlar barındırmakta. Romanda Milli Mücadele’den insan manzaraları tüm gerçekliği içinde anlatılırken ön planda hüzünlü bir aşk hikayesi mevcut. Ayşe ve İhsan‘ın ölümünün ardından Peyami, kafasına isabet eden kurşunun çıkarılması için girdiği ameliyat sırasında hayatını kaybeder. Anılarını okuyan doktorlar ise Ayşe isimli bir hasta bakıcının ve İhsan isimli bir binbaşının kolorduda görev yapmadığını fark eder. Böylelikle Peyami‘nin anıları tümüyle kurmaca haline gelir. Milli Mücadele’yi bu kadar gerçekçi bir şekilde anlattığı halde romanını kendi içinde bir kurmacaya dönüştürmesi, Halide Edib‘in romancılık konusundaki yetenek ve başarısının bir ispatı olarak değerlendirilebilir. Bu romanda Halide Onbaşı‘nın “askerlik anılarını” değil, Milli Mücadele’nin tüm gerçekliği içinde kurmaca kişilerin hayat hikayelerini okuyoruz. Edebiyatı ilginç kılan da zaten budur. Eserin bu özelliği, Halide Edib Adıvar‘ın yaratıcılık yeteneğini açık bir şekilde yansıtıyor. Ayşe karakterine yüklediği anlamlar ise feminist yönünü gösteriyor.
-
- Halide Edib’in tüm romanlarında kadın sorunu merkezi bir öneme sahiptir.
Sinekli Bakkal
En güzel 5 Halide Edib Adıvar kitabı listemizin ikinci sırasında, Sinekli Bakkal var. Bu roman ilk olarak 1935 yılında Londra’da The Clown and His Daughter (Soytarı ve Kızı) ismiyle yayınlandı. Aynı yıl Türkiye’de Haber gazetesinde tefrika edildi. Bir yıl sonra Sinekli Bakkal ismiyle kitap olarak yayınlandı. 2004 yılında 100 Temel Eser listesine alınan bu roman, sinema ve televizyona da uyarlandı. Bugüne kadar hakkında sayısız inceleme yapılan bu romanda, önceki eserlerinde geri planda kalan Doğu-Batı sorununu kurgunun merkezine yerleştirdi. Ayrıca 1930’ların Türkiye’sinin Batı medeniyetine bakışını eleştirdi. Kısaca ifade etmek gerekirse Sinekli Bakkal romanı, II. Abdülhamid dönemi İstanbul’unda Aksaray’daki Sinekli Bakkal Mahallesi’nde geçen bir dizi kurgudan oluşuyor. Mahalle imamı İlhami‘nin kızı Emine, babasının karşı çıkışına rağmen bakkal, orta oyuncu ve zenne Tevfik‘le evlenir. Fakat mesleğinden dolayı “kız Tevfik” diye anılan eşiyle evliliği uzun sürmez. Bağnaz bir imam olan babası tarafından yetiştirilen Emine, boşandıktan sonra baba evine döner.
-
- Sürgün yıllarında Avrupa’da yaşadı, Batı medeniyetini bizzat gözlemledi.
Baba evine döndükten sonra Emine‘nin kızı Rabia dünyaya gelir. Tevfik ise yaptığı bir taklitten dolayı sürgüne gönderilir. Dedesi tarafından dini eğitimle yetiştirilen Rabia, okuduğu Kuran ve mevlidlerde sesiyle herkesi etkiler. Bundan dolayı, aynı mahallede oturan Zaptiye Nazırı Selim Paşa, Rabia‘yı koruması altına alır. Böylelikle Selim Paşa‘nın konağında Rabia, Mevlevi şeyhi Vehbi Dede‘den musiki, İtalyan piyanist Peregrini‘den Batı müziğini öğrenir. Okuduğu Kuran ve mevlidlerde Doğu ve Batı tekniklerini özellikle harmanlayarak herkesi çok etkiler. Bu sırada Tevfik, sürgünden döner ve eski dükkanını açar. Ardından Rabia da dedesinden ayrılıp babasıyla yaşamaya başlar. Fakat Tevfik, Genç Türkler hareketine yardım ettiği için yeniden sürgüne gönderilir. Geçimini bakkallık ve hafızlıkla sürdürmeye başlayan Rabia, Müslüman olan ve Osman ismini alan piyano öğretmeniyle evlenir. İmamın ölümü üzerine, eşi Osman‘la birlikte onun evine taşınırlar. 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet’in ardından sürgünden dönen Tevfik ile Rabia ve Osman, eski hayatlarına kavuşurlar.
-
- Sinekli Bakkal romanında, önceki eserlerinde geri planda kalan Doğu-Batı sorununu kurgunun merkezine yerleştirdi.
Sinekli Bakkal’ın Türk Düşüncesi ve Edebiyatındaki Önemi
Halide Edib Adıvar‘ın Sinekli Bakkal romanında, II. Abdülhamid döneminde bir İstanbul mahallesindeki yaşam tarzları, gelenek görenekler, insan tipleri ve daha pek çok şey bulabiliriz. Aynı şekilde sanatsal ve toplumsal değerler hakkında da pek çok şey öğrenebiliriz. Tüm bunların temelinde ise Doğu-Batı sorunu yer almakta. Ve II. Abdülhamid dönemi eleştirilirken, aslında 1930’ların Türkiye’sinin Batıya yönelimi sorgulanmakta. Rabia‘nın Vehbi Dede‘den aldığı musiki, Peregrini‘den aldığı Batı müziği dersleri sonucu her iki tekniği sentezleyerek Kuran ve mevlid okuması, Osman ismini alan Peregrini‘yle evlenmesi, Halide Edib Adıvar‘ın Doğu-Batı sentezi düşüncesini yansıtmakta. Bu düşünce, Adıvar‘ı dönemin Batıcı düşünürlerinden ayırdı ve yalnızlaştırdı. Nitekim kendisi, Doğu-İslam medeniyetinin terk edilerek Batı medeniyetinin benimsenmesi değil, her iki medeniyetin sentezinin yapılması gerektiğine inanıyordu. Sinekli Bakkal‘daki Rabia karakteri, Halide Edib Adıvar düşüncesindeki sentezin en önemli yansımalarından biridir. Eser ayrıca, milli edebiyat akımının idealize ettiği Batılı aydın tipinin aksine, Doğulu bir aydın tipini idealize eder.
-
- Halide Edib Adıvar hem Osmanlı, hem de Cumhuriyet kadınıydı.
Sinekli Bakkal‘ın Rabia‘sı, o yıllarda reddedilen eski değerlerin ve ayrıca kültürel kurumların savunusunu yaptı. Başta Ziya Gökalp olmak üzere dönemin Türkçü düşünürleri, Doğu-İslam medeniyetinin tümüyle çöktüğüne inanıyordu. Bunun yerine Batı medeniyetinin geçmesi gerektiğini savunuyorlardı. Batıcı düşünürler ise Batı medeniyetini tümüyle taklide yönelerek milli kültürü inkar noktasına gelmişti. Oysa Halide Edib Adıvar, çöken şeyin yalnızca bir imparatorluk olduğunu düşünüyor, Batı medeniyetine tümüyle geçişin olanaksız ve zararlı olacağına inanıyordu. Bu görüşlerini tarihsel ve olgusal açıdan “Akdeniz medeniyeti” söylemiyle temellendirdi. Nitekim Osmanlı Devleti, aslında kuruluş ve yükselme dönemlerinde Doğu-Batı sentezini yaparak bu güce erişmişti. Arap kaynaklarından öğrenilen Yunan felsefesi, Bizans’ın fethinden sonra devlet yönetimine aktarılan kurumsal ilişkiler ve idare yapısı, 18. yüzyılda başlayan modernleşme hareketleriyle Osmanlı Devleti, aslında bu sentezi yapmıştı. Yeni kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti tümüyle Batı medeniyetine geçmeye çalışmamalıydı. Bunun yerine bu sentezi günün şartlarına göre gerçekleştirmeliydi.
-
- Yarattığı Rabia karakteriyle kendi medeniyet felsefesini ortaya koydu.
Vurun Kahpeye
En güzel 5 Halide Edib Adıvar kitabı listemizin üçüncü sırasında, Vurun Kahpeye var. Milli Mücadele’yi bu sefer bir kadın öğretmenin gözünden anlattığı bu eser de yine Halide Edib Adıvar eserleri içinde ayrı bir öneme sahip. Kısaca özetlemek gerekirse romanın başkahramanı Aliye, cesur ve idealist bir öğretmendir. Oysa çalıştığı köyün imamı Fettah, Yunanlılarla işbirliği içindedir. Aynı zamanda da Aliye‘ye sahip olmak ister. Aliye‘yi evlerinde ağırlayan Ömer Efendi ve karısı, onu çok sever ve kızları gibi sahiplenirler. Ne var ki, köyde birçok insan Yunanlılara yardım etmektedir. Buna karşın Tosun Bey, Yunan ilerleyişini durdurmak için büyük bir mücadele verir. Aliye de öğrencilerine yurt sevgisi aşılar, bağımsızlığın önemini anlatır. Fakat Yunanlılar köyü ele geçirdiğinde Ömer Efendi tutuklanır. Serbest bırakılması için Aliye, Yunan karargâhına gider. Bu sırada komutanın uygunsuz teklifiyle karşılaşır. Nitekim Yunan komutan, Ömer Efendi‘nin serbest bırakılması karşılığında Aliye‘nin kendisiyle evlenmesini ister. Aksi durumda Ömer Efendi‘nin idam edileceğini söyler.
-
- Aliye Öğretmen’in dramatik hikayesinde kadın sorununu bağnazlık bağlamında ele aldı.
Bu teklif üzerine Aliye, idamın gerçekleşmesi durumunda intihar edeceğini söyler. Bunun üzerine Yunan komutan, Ömer Efendi‘yi sürgüne yollar. Bu sırada Tosun Bey köye girer ve Aliye‘nin evinde kalır. Fakat Yunanlılar bu durumu öğrenir ve evi kuşatma altına alır. Tosun Bey‘in serbest kalması karşılığında Aliye, Yunan komutanın evlilik teklifini kabul eder. Bu sırada Türk ordusu köye girer ve köydeki Yunan işgali sona erer. Ancak İmam Fettah, ateşli bir Kuvayı Milliye taraftarına dönüşür. Üstelik Aliye hakkında kara propaganda başlatır. Aliye ise Tosun Bey‘in serbest kalması ve köyün işgalden kurtulması için Yunan komutanının teklifine evet demek zorunda kaldığını ifade eder. Buna rağmen imamın dolduruşuyla galeyana gelen köylüler tarafından lince uğrar. Bunun sonucunda hayatını kaybeder. Kitabın ismi, bu linç sırasında söylenen “vurun kahpeye” sözünden gelmekte. Milli Mücadele döneminde kadın sorununu özellikle namus kavramı üzerinden sorgulayan bu kitap, birçok kez sinemaya uyarlanarak Halide Edib Adıvar ismini sinemada da gündeme getirdi.
-
- Vurun Kahpeye romanı ilk kez 1949 yılında sinemaya uyarlandı.
Mor Salkımlı Ev
En güzel 5 Halide Edib Adıvar kitabı listemizin dördüncü sırasında, Mor Salkımlı Ev var. Anı türünde kaleme aldığı bu eser bize Halide Edib Adıvar‘ın hayatı hakkında çok önemli bilgiler vermekte. Eser ilk olarak 1926 yılında Londra’da Memoirs of Halide Edib ismiyle yayınlandı. Ayrıca 1955 yılında Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edildi. Annesini kaybettikten sonra mor salkımlı bir evde anneannesi tarafından yetiştirilen küçük Halide bu evi hiç unutmadı. Mor Salkımlı Ev bir taraftan Halide Edib Adıvar‘ın hayatı ve eserleri hakkında eşsiz bir kaynaktır. Bir taraftan da onun gözünden dönemin panoramasını sunmakta. Nitekim ülkesinin geleceğinden endişe eden küçük Halide‘nin büyüme süreci, Osmanlı’nın yıkılma dönemine isabet etti. Osmanlı kurumlarının çözülmesi toplum için olduğu kadar kendisi için de önemli sonuçlar doğurdu. Salih Zeki Bey‘in ikinci hanımla evlenmek istemesi nedeniyle 1911 yılında evliliğini sonlandırdı. Mor Salkımlı Ev‘de ilk çocukluk günlerinden 1918 yılına kadarki süreçte neler yaşadığını öğreniyoruz.
-
- Hayatının en büyük acısını, 1955 yılında Adnan Bey’i kaybetmekle yaşadı.
Dağa Çıkan Kurt
En güzel 5 Halide Edib Adıvar kitabı listemizin beşinci sırasında, Dağa Çıkan Kurt var. 1918 ile 1922 yılları arasında yazdığı 36 öyküden oluşan bu kitapta Halide Edib Adıvar‘ın I. Dünya Savaşı ve ayrıca Milli Mücadele dönemi ile Avrupa seyahatlerine ilişkin gözlemleri mevcut. Öykülerinde özellikle I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’nin isimsiz kahramanlarına yer veriyor. Ayrıca kahramanlarının insani yönlerini ön plana çıkarıyor. Kitaba ismini veren Dağa Çıkan Kurt öyküsü, Türk milletinin emperyalizme karşı mücadelesine gönderme yapmakta. Nitekim öyküde Amerikan emperyalizmini fil, İngiliz emperyalizmini köpek, Kuvayı Milliye kahramanlarını ise kurt temsil ediyor. Diğer hayvanların kurda en acımasız şekilde saldırdığı sırada kurt, dağa çıkarak direnişe geçer. Bu sayede özgürlüğünü kazanır. Kitapta yer alan diğer öykülerde de Halide Edib Adıvar‘ın usta kaleminden I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’nin isimsiz kahramanlarının pek çok hikayesini okuma fırsatı buluyoruz. Özellikle Halide Edib‘in cephe gerisi tanıklığı bu eserini de Türk edebiyatı açısından önemli kılıyor.
-
- Adnan Bey’i kaybettikten sonra kendisini akademik çalışmalara adadı ve çeşitli kültürel faaliyetlerin içinde yer aldı.
Türk Düşüncesinde Halide Edib Adıvar
Halide Edib Adıvar‘ın en güzel 5 kitabını kısaca tanıttığımız bu yazımızı bitirmeden önce, kendisiyle ilgili birkaç noktaya daha kısaca temas etmek istiyoruz. Nitekim Halide Edib Adıvar, parçalanmakta olan bir imparatorluğun son kuşak aydınlarından biriydi. Aynı zamanda da Cumhuriyet’in kuruluşuna tanıklık etti. Bu nedenle zihnini meşgul eden en önemli sorun, Türk milletinin yaşadığı dönüşümde yüzünü nereye çevireceğiydi. Ayaklarını nereye basacağı sorunu üzerinde çok düşündü. Çünkü Osmanlı’nın temelindeki Doğu-İslam medeniyeti, Batı medeniyeti karşısında geri kalmıştı. Ama Batı medeniyeti, temelindeki maddeci düşünce ve pozitivizm nedeniyle her türlü maneviyatı inkar etmekteydi. Kapitalizmi yaratan ve dünyayı savaşlara sürükleyen Batı medeniyeti, Türk milli kültürü için bu bağlamda zararlıydı. Fakat bilimsel düşünce, demokrasi, adem-i merkezi idare gibi konularda Batı medeniyetinden ders almak gerekiyordu. Böylelikle Halide Edib fikir eserleriyle de Türk düşüncesinde önemli izler bıraktı. Özellikle 1955’te yayınladığı Türkiye’de Şark-Garb ve Amerikan Tesirleri isimli eseri, bu alandaki en önemli eseriydi.
-
- 1940 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bizzat kurdu.
Tanzimat’tan bu yana Türk düşüncesinde ve edebiyatında Doğu-Batı sorunu merkezi bir konumda yer alıyordu. Halide Edib Adıvar hayatı boyunca bu soruna siyasi saiklerle değil, objektif bir gözle bakmaya çalıştı. Ona göre doğru bir bakış açısı kazandırmada sanat, diğer disiplinlerden daha büyük olanaklara sahipti. Bu nedenle romanlarında siyasi görüşleri, incelemelerinde ise edebi üslubu hep iç içeydi. Medeniyet sorununa olduğu gibi kadın sorununa da hayatı boyunca aynı şekilde ilgi gösterdi. Özellikle 1909 yılında yayınladığı Heyula ve Raik’in Annesi, 1912 yılında yayınladığı Yeni Turan ve Handan romanları, Cumhuriyet öncesi Türk feminizminin başyapıtları arasında yer aldı. Diğer taraftan oyun alanında 1916 yılında yayınladığı Kenan Çobanları ve 1945 yılında yayınladığı Maske ve Ruh ile dikkatleri çekti. Bunlara ek olarak araştırma ve inceleme alanında 1935 yılında yayınladığı Conflict of East and West in Turkey dünya genelinde ilgi gördü. Ayrıca 1937 yılında yayınladığı Inside India ise Hindistan’ın ulusal kurtuluş mücadelesine ilham kaynağı oldu.
-
- Vefatının 58. yıl dönümü vesilesiyle Halide Edib Adıvar’ı saygıyla ve özlemle anıyoruz…
Tüm okurlarımıza sağlıklı, keyifli ve bol kazançlı günler diliyoruz…
Bunlar da İlginizi Çekebilir
Tolstoy okumak biraz garip bir deneyimdir.
Kitap okuyorum dersin ama bir süre sonra kendini birinin hayatına karışmış gibi hissedersin.
Sanki uzaktan izlemiyorsundur da, içindesindir.
Ama dürüst olalım:
Tolstoy herkesin eline alıp akıp gideceği bir yazar değil.
Karakter çok, detay çok, hayat fazla gerçek.
O yüzden Tolstoy’u “bitirmek” için değil, “anlamak” için okumak lazım.
Hikâyeden çok insanı anlamaya çalışmak gerekiyor
Tolstoy’un kitaplarında olaylar elbette var ama asıl mesele olaylar değil. Bir şeyin ne olduğu kadar neden olduğu daha önemli. Karakterlerin verdiği kararlar, yaşadığı çelişkiler, kendi içlerinde yaşadıkları o gelgitler… Aslında Tolstoy’un asıl anlattığı yer tam olarak burası.
Mesela Anna Karenina’yı sadece bir aşk hikâyesi gibi okumak mümkün. Ama biraz dikkatli okuyunca şunu fark ediyorsun: Bu hikâye, bir insanın kendi hayatıyla, yaptığı seçimlerle ve toplumla kurduğu ilişkiyle baş etmeye çalışmasının hikâyesi. Yani yüzeyde gördüğün şey ile altındaki şey çoğu zaman aynı değil.
Tolstoy’un gücü de burada zaten. Karakter yaratmıyor, insanı olduğu gibi koyuyor önüne.
Yavaş okumak bu işin bir parçası
Tolstoy okurken en sık yapılan hata, tempoyu başka kitaplara göre ayarlamak. Oysa burada biraz yavaşlamak gerekiyor. Çünkü bazı bölümler ilk bakışta gereksiz gibi gelebiliyor. Uzun betimlemeler, detaylı anlatımlar, bitmek bilmeyen iç konuşmalar…
Ama işin ilginç tarafı şu: O detaylar aslında boş değil. Tam tersine, karakterin ruh halini, o anki duygusunu ve bakış açısını kuran şeyler. Yani hızlı geçince olayları takip edersin ama hissi kaçırırsın.
Bu yüzden Tolstoy okurken bazen durmak, bir paragrafı tekrar okumak ya da sadece düşünmek gayet normal. Hatta çoğu zaman en doğru okuma biçimi bu.

Karakterlere kızmak yerine anlamaya çalışmak
Tolstoy’un dünyasında “tam kötü” ya da “tam iyi” diye bir şey pek yok. Karakterler hata yapıyor, yanlış kararlar veriyor, bazen seni sinirlendiriyor. Ama bir süre sonra şunu fark ediyorsun: Onların yaptıkları şeyler tamamen yabancı değil.
Bir karaktere kızdığın yerde durup düşününce, “Ben olsam ne yapardım?” sorusu geliyor. Ve çoğu zaman bu sorunun net bir cevabı olmuyor. İşte o noktada Tolstoy’un yazdığı şey daha gerçek bir hâl alıyor.
Çünkü hayat da zaten böyle. Net cevaplar yok, sadece seçimler var.
Dönemin içinde kaybolmak yerine duyguyu yakalama
Tolstoy’un anlattığı dünya bugünden çok farklı. Başka bir ülke, başka bir dönem, başka kurallar… İlk başta bu mesafe biraz zorlayıcı olabiliyor. Ama bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: Değişmeyen şeyler var.
İnsanların hissettikleri değişmiyor. Aşk, pişmanlık, yalnızlık, kararsızlık, arayış… Bunlar bugün de aynı, o zaman da aynıydı.
Bu yüzden Tolstoy okurken tarihi detaylara fazla takılmak yerine o duyguyu yakalamaya çalışmak çok daha anlamlı oluyor. Çünkü yazarın asıl kurduğu bağ orada.
Okudukça kendine dönmeye başlıyorsun
Tolstoy’un belki de en etkili tarafı bu. Okurken bir noktada hikâyeden çıkıp kendine dönüyorsun. Okuduğun şey sadece bir karakterin yaşadıkları olmaktan çıkıyor, senin hayatına değmeye başlıyor.
“Ben olsam ne yapardım?”
“Bu doğru mu?”
“Mutluluk dediğimiz şey gerçekten neye bağlı?”
Bu sorular kitap bittikten sonra bile kalıyor. Ve çoğu zaman cevabı da net olmuyor. Ama zaten Tolstoy’un amacı cevap vermek değil, seni o sorularla baş başa bırakmak.

Her şeyin net bir sonucu olmayabilir
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde her şey yerine oturur. Tolstoy’da ise genelde böyle bir netlik yok. Hikâye biter ama düşünce devam eder. Okudukların bir süre daha seninle kalır.
Başta bu durum biraz eksik gibi hissettirebilir ama aslında Tolstoy’un gücü tam olarak burada. Hayat gibi yazıyor. Hayatta da her şey net bir şekilde kapanmaz zaten.
Sonuç olarak
Tolstoy’u anlamanın tek bir doğru yolu yok. Ama belki şöyle bakmak daha doğru olur:
Onu çözmeye çalışma, onunla birlikte düşün.
Çünkü Tolstoy’un anlattığı şeyler ilk bakışta uzak gibi görünse de, biraz dikkatli bakınca oldukça tanıdık geliyor. Okudukça fark ediyorsun ki aslında mesele Rusya değil, dönem değil… insan.
Ve o insan, sandığından çok daha yakın.
Kitap
Liderlik Sadece Yönetmek Değil, Kendini İnşa Etmektir
Yayınlandı
4 hafta öncetarihinde
14 Nisan 2026Yazar:
Ofix Boy
Cem Kozlu’nun Liderin Kitaplığı kitabı, klasik anlamda “liderlik nasıl yapılır” anlatan bir kitap değil. Daha çok, iyi bir liderin nasıl düşündüğünü ve bu düşünce yapısının nasıl oluştuğunu gösteren bir rehber gibi ilerliyor. Kitabı okurken bir yönetim kılavuzu değil, yıllar içinde oluşmuş bir birikimin izlerini görüyorsun.
Kozlu’nun en çok üzerinde durduğu nokta, liderliğin sadece iş bilgisiyle sınırlı olmadığı. Aksine, farklı alanlardan beslenmeyen bir liderin bakış açısının dar kalacağını açıkça hissettiriyor. Bu yüzden kitapta sadece iş dünyasına değil; tarihe, felsefeye, ekonomiye ve hatta edebiyata kadar uzanan geniş bir okuma dünyası var. Çünkü ona göre doğru kararlar verebilmek, ancak farklı perspektifleri tanımakla mümkün.
Kitap boyunca önerilen eserler ve düşünceler aslında tek bir noktaya bağlanıyor: Bir liderin en büyük gücü, nasıl düşündüğüdür. Bu düşünce yapısı da tesadüfen oluşmuyor; okudukların, öğrendiklerin ve kendine kattıklarınla şekilleniyor. Kozlu burada okumanın altını özellikle çiziyor ama bunu bir alışkanlık gibi değil, neredeyse bir zorunluluk gibi ele alıyor.
Aynı zamanda kitapta sert kurallar ya da “doğru lider böyle olur” gibi kesin yargılar yok. Daha çok, okuyucunun kendi yolunu bulmasına yardımcı olacak bir çerçeve çiziliyor. Hangi kitap neden önemli, hangi düşünce neyi değiştirir gibi sorular üzerinden ilerleyerek, seni de kendi okuma listeni ve bakış açını sorgulamaya itiyor.
Okurken fark ediyorsun ki mesele sadece daha fazla bilgi sahibi olmak değil; o bilgiyi nasıl yorumladığın. Çünkü aynı şeyi okuyan iki insan, bambaşka sonuçlara varabiliyor. Kozlu da tam olarak bu noktada, zihinsel esnekliğin ve çok yönlü düşünmenin önemini hatırlatıyor.
Kitap bittiğinde geriye şu düşünce kalıyor:
Liderlik, sadece bir unvan değil…
okuduklarınla, düşündüklerinle ve kendine kattıklarınla sürekli inşa edilen bir süreç.
Kitap satış linki : Liderin Kitaplığı
2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz yazar Doris Lessing, 50’den fazla roman, yüzlerce öykü ve şiir, sayısız makale ve denemeleriyle dünya edebiyatında önemli bir yere sahip. 2013 yılında hayata veda eden Doris Lessing en çok romanlarıyla anılsa da anı, bilimkurgu, libretto, hatta çizgi romanlarıyla çok geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Zimbabwe’de yaşadıklarının etkisiyle eserlerinde en çok eşitsizliğe, ırkçılığa, erkek egemenliğine meydan okudu. Samimiyet ve masumiyete duyduğu derin hayranlıkla yazdığı bu eserlerinde karakterlerini tüm boyutlarıyla yansıttı. Böylelikle okurların empati yeteneklerini geliştirmelerini sağladı. Başta Altın Defter olmak üzere Şikeste, Büyükanneler, Beşinci Çocuk gibi birbirinden önemli eserlerinde sadeliğin görkemiyle ışıldayan anlatılarda bulundu. Edebiyata yüklediği anlam, insani sorumluluk duygusuyla iç içeydi. Okurlarını hayatın en naif gerçekleriyle karşı karşıya getirirken kendileri hakkında düşünmelerini sağladı. Ofix Blog‘da bugünkü yazımızda, Doris Lessing‘i kısaca tanıtmak ve en güzel 5 Doris Lessing kitabı hakkında bazı bilgiler paylaşmak istiyoruz.
Trendler
-
Lifestyle3 hafta önceYaz Sıcaklarında Kurtarıcı: Vantilatör Seçmenin ve Kullanmanın Püf Noktaları
-
Gastronomi2 ay öncePüf Noktalarıyla Mükemmel Kahve Rehberi – Part 1
-
Girişimcilik1 ay önceElon Musk’ın yapay zeka girişimi xAI’de taşlar yerinden oynamaya devam ediyor.
-
Kariyer2 ay önceZ Kuşağı Yöneticilikten Kaçıyor mu?
-
Beyaz Yakalım2 ay önceNeden her iki beyaz yakalıdan biri “ben bunu daha ne kadar yapacağım?” diyor?
-
Gastronomi1 ay öncePüf Noktalarıyla Mükemmel Kahve Rehberi – Part 4
-
Gastronomi2 ay öncePüf Noktalarıyla Mükemmel Kahve Rehberi – Part 2
-
Gastronomi2 ay öncePüf Noktalarıyla Mükemmel Kahve Rehberi – Part 3





