Bizi Takip Edin

Kitap

Susan Sontag’ı Okuma Rehberi

Yayınlandı

tarihinde

En güzel 5 Susan Sontag kitabı hakkında önemli bilgiler Ofix Blog'da...

Dünyaca ünlü Amerikalı yazar ve eleştirmen Susan Sontag, 20. yüzyıl edebiyat ve kültür tarihinde farklı bir yere sahip. Yoruma Karşı, Fotoğraf Üzerine, Başkalarının Acısına Bakmak, Satürn Yıldızı Altında gibi kitaplarıyla deneme ve eleştiri alanına damgasını vuran Susan Sontag, Daniel Schreiber‘in tabiriyle “entelektüel bir ikon” haline geldi. Yazılarında her türlü şiddete ve ayrımcılığa karşı çıkarak “ötekiler”in duygu ve düşüncelerini yansıttı. Aynı zamanda da film yapımcılığı ve tiyatro yönetmenliği yapan Sontag, Bosna Savaşı’nın en kanlı günlerinde “modern dünya” bu savaşa tümüyle kayıtsız kalırken Saraybosna’da Godot’yu Beklerken‘i sahneye koydu. Başkalarının acılarına bakıştaki çarpıklığın eleştirisini yaparken aynı zamanda da modern bireyin akıl ve ahlak arasında kurduğu ilişkide nasıl bir ikiyüzlülük içinde olduğunu gösterdi. Ofix Blog‘da bugünkü yazımızda, Susan Sontag‘ı kısaca tanıtacak ve en güzel 5 Susan Sontag kitabı hakkında bazı bilgiler paylaşacağız. 

Susan Sontag kimdir?

Susan Sontag, 16 Ocak 1933 tarihinde New York’ta dünyaya geldi. Çocukluğu Arizona ve Los Angeles’ta geçti. Babasını erken yaşta kaybeden küçük Susan‘ın annesiyle kurduğu ilişki, içindeki baba özlemini gidermeye yetmedi. Hatta aile duygusunu kaybetmesine yol açtı. Kendisine anne demesini yasaklayan annesi nedeniyle kendisini kimsesiz ve yersiz yurtsuz hisseden küçük Susan, zamanını kitap okuyarak geçirmeye başladı. Okumayı çok seven ve kendisine kitaplardan örülü bir dünya kuran küçük Susan, okudukları üzerine düşünüyor, düşündüklerini yazıya geçiriyordu. Yazı yazmaya çok erken yaşlarda başlayan küçük Susan, henüz 9 yaşına geldiğinde yığınla yazı biriktirmişti.

Susan Sontag‘ın çocukluğu, İkinci Dünya Savaşı yıllarının zorlu koşulları altında geçti. Savaşın yarattığı travmalar bu dönemde üzerinde önemli etkiler bıraktı. Hayatı boyunca her türlü savaşa, şiddete ve ayrımcılığa karşı çıkacak olan Susan Sontag bu dönemde uzun yolculuklara çıkmak ve dünyanın farklı coğrafyalarını görmek istiyordu. Okuduğu kitapların artık önemli bir bölümünü gezi kitapları oluşturuyor, savaşın ardından bu yerleri görmeyi çok istiyordu. Bu bir bakıma, kendisini olup bitenlerin dışında tutma çabasını da yansıtıyordu.

15 yaşında Berkeley Üniversitesi‘ne kabul edilen Susan Sontag, 18 yaşında Chicago Üniversitesi’nden mezun oldu. Ardından, Harvard Üniversitesi‘nde doktora yaptı. ABD’de savaş sonrası dönemde yeniden canlanmaya başlayan kültürel ortamda, çeşitli dergilere edebiyat ve sinema eleştirileri yazmaya başladı. Bu dergiler arasında The New York Review of Books, Nations, Atlantic Monthly ve Harper’s Magazine gibi dergiler yer alıyordu. Okuduğu kitapların yanı sıra izlediği filmler, Susan Sontag‘ın Avrupa’ya ve uzak kültürlere duyduğu ilgiyi arttırıyordu. Bu dönemde uzun yolculuklara çıkmaya başladı ve yeni insanlarla tanışarak ufkunu genişletti. Politik kimliği de yine bu dönemde olgunlaşmaya başladı. 1950 yılında evlendiği Philip Rieff, edebiyat ve fikir dünyasında Susan Sontag‘ın derinleşmesine katkı sağladı.

Susan Sontag’ın Yazarlık Deneyimi

1963 yılında yayınlanan Rüyalarının Esiri romanıyla Susan Sontag, edebiyat dünyasına güçlü bir giriş yaptı. İlk eseriyle başarı ödülü alan Sontag, ikinci eseri olan Ölüm Tüneli‘yle dikkatleri bir kez daha üzerine çekti. 1966 yılında ise edebiyat ve kültür dünyasında en çok ses getiren çalışması olan Yoruma Karşı kitabını yayınladı. Bu kitapla birlikte edebiyattan eleştiriye geçiş yaparken, yaşadığı döneme ışık tuttu. Aynı zamanda da felsefeci kimliğini ortaya koydu. Avrupa felsefesinde devam eden güncel tartışmalar hakkında kendi söylemlerini geliştirdi. Geleceği anlamak için hızla tüketilen geçmişe bakmak gerektiğini düşünen Susan Sontag, bu dönemde en çok gerçek ile temsil arasındaki farka odaklandı.

Farklı türlerde birçok çalışma yayınlayan Susan Sontag, kendisini en iyi deneme türünde ifade etti. Denemelerinde yeni sanat akımlarından filmler ve şarkılara kadar geniş bir konu yelpazesine yer verirken kültür emperyalizmi, her türlü ayrımcılık, militarizm, katliamlara seyirci kalma gibi konulardaki eleştirilerini sıkça yineledi. Öğrenme arzusunu hiçbir zaman kaybetmeyen Sontag, bir taraftan naif ve kırılgan bir doğaya sahipti. Bu yönünü en çok günlüklerinde ifade etti. Denemelerinin birçoğunda rastladığımız melankolinin de esas kaynağı bu doğasıydı. Fakat bir taraftan da hayata karşı güçlü bir umut duygusu taşıyordu. Bu duygu sayesinde denemelerinde mücadeleci ve aktivist kimliğini hep korudu.

1977 yılında Susan Sontag, kısa öykülerini Ben, Vesaire kitabında bir araya getirdi. Aynı tarihte yayınlanan Fotoğraf Üzerine kitabı ise en çok okunan Susan Sontag kitaplarından biri oldu. 1989 yılında uluslararası yazarlar birliği PEN‘in Amerika merkezinin başkanlığını üstlendi. Üçüncü romanı Yanardağ Sevgilim‘i 1992 yılında yayınladı. Hayata gözlerini yummadan kısa bir süre önce yayınladığı Başkalarının Acısına Bakmak isimli kitabı ise yayınladığı son eseri oldu. Fotoğraf Üzerine‘de ele aldığı konuları bu kitabında derinleştiren Susan Sontag, başkalarının acılarına bakıştaki çarpıklığın eleştirisini yaparken aynı zamanda da modern bireyin akıl ve ahlak arasında kurduğu ilişkide nasıl bir ikiyüzlülük içinde olduğunu gösterdi.

Susan Sontag’ın Aktivist Kimliği

Susan Sontag, hayatı boyunca çok geniş bir yelpazeye yayılan kültürel ortamlarda bulundu, tanıştığı insanlar ve tanık olduğu olaylar karşısında daima aydın sorumluluğuyla hareket etti. Eşinden ayrıldıktan sonra hayatını Paris’te sürdürmeye başlayan Sontag, Paris’in ünlü kafelerinde “sürgün yazarlar”la dostluklar kurdu ve ülkelerinde yaşadıkları sorunları kendilerinden dinledi. Sontag‘ın kalemi olgunlaştıkça, dünya halklarının yaşadığı sorunlara karşı duyarlılıkları arttı ve aktivist kimliği şekillenmeye başladı. Bu dönemde tuttuğu günlüklerde, aydın olmanın yalnızca çağa tanıklık etmek olmayıp aynı zamanda da çağın şekillenmesine katkı sağlamak olduğunu defalarca vurguladı. Günlüklerini “söyleyecek sözü olduğu için değil, söyleyecek sözü olsun diye” yazdığını belirten Susan Sontag, ABD’de anti-komünizmin devlet politikası haline gelip her türlü şiddeti, ayrımcılığı ve nefreti meşrulaştırdığı bir dönemde tüm “ötekiler”in sesi ve umut ışığı olmaya çalıştı.

Susan Sontag‘ın aktivist kimliği, 1989 yılında PEN Amerika‘nın başkanlığını üstlenmesiyle birlikte medyada daha fazla öne çıktı. Özellikle de hakkında “ölüm fetvası” yayınlanan Salman Rushdie‘ye sahip çıkması, dünya kültür ve edebiyat çevrelerinde takdir toplamasını sağladı. Aynı zamanda da film yapımcılığı ve tiyatro yönetmenliği yapan Sontag, Bosna Savaşı’nın en kanlı günlerinde “modern dünya” bu savaşa tümüyle kayıtsız kalırken Saraybosna’da Godot’yu Beklerken‘i sahneye koydu. Hastalıkların savaşla veya ölümle ilişkilendirilmesine karşı çıktı, AIDS hastalarının haklarını savundu, feminist yazarlara ilham kaynağı oldu. Bunca mücadele içinde en büyük mücadelelerinden birini ise 1975 yılında yakalandığı kansere karşı verdi. 29 yıl boyunca devam eden bu mücadele, 28 Aralık 2004 tarihinde Sontag‘ın hayata gözlerini yummasıyla sona erdi.

Türkçede Susan Sontag

Susan Sontag, Türk okurlarıyla ilk kez 1988 yılında çevrilen Metafor Olarak Hastalık – AIDS ve Metaforları isimli kitabıyla buluştu. Can Yayınları‘ndan Osman Akınhay çevirisiyle çıkan bu kitabın ardından Gökçin Taşkın çevirisiyle Ben, Vesaire yayınlandı. 1991 yılında denemelerinden oluşan bir seçki, Müge Gürsoy Sökmen ve Yurdanur Salman‘ın derlemesiyle Metis Yayınları‘ndan Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş başlığıyla yayınlandı. 2000 yılında Mehmet H. Doğan tarafından çevrilen Yanardağ Sevgilim, Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. 2006 yılında Mefkure Bayatlı tarafından çevrilen Rüyalarının Esiri ve Begüm Kovulmaz tarafından çevrilen Ölüm Tüneli, Agora Kitaplığı tarafından yayınlandı.

Susan Sontag‘ın en önemli eserleri, 2000’li yıllardan itibaren dilimize kazandırıldı. Bunlar arasında Fotoğraf Üzerine 2008, Satürn Yıldızı Altında 2013, Yoruma Karşı ise 2015 yılında çevrildi. Susan Sontag‘ın bu eserleri, Agora Kitaplığı‘nın kurucusu Osman Akınhay‘ın titiz ve özverili çalışmaları sayesinde dilimize kazandırıldı. Begüm Kovulmaz tarafından 2013 yılında çevrilen Yeniden Doğan – Günlükler ve Defterler 1947-1963 ve 2015 yılında çevrilen Bilinç Tene Kuşanınca – Günlükler 1964-1980 de yine Agora Kitaplığı tarafından yayınlandı. 2015 yılında Püren Özgören tarafından çevrilen Amerika’da kitabı Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. 2017 yılında Zeynep Heyzen Ateş tarafından çevrilen Bilincin Kapısını Aralamak ise Sel Yayıncılık tarafından yayınlandı.

Susan Sontag ismi son olarak Daniel Schreiber‘in Susan Sontag Entelektüel Bir İkon kitabının çevirisiyle Türk okurunun gündemine geldi. Gözde Serteser tarafından çevrilen bu kitap, Everest Yayınları tarafından yayınlandı. Bu kitapla birlikte Sontag‘ın kitaplarına ilgi yeniden yükselişe geçti. Bu kitabın en önemli özelliği, Susan Sontag‘ın hayatı ve kitaplarına bütünlüklü bir perspektiften bakma fırsatı sunmuş olmasıydı. Nitekim Sontag‘ın kitapları, daha önce farklı dergilerde yer alan deneme ve makalelerinin derlemesinden oluşuyor, bu da Susan Sontag hakkında bütünlüklü bir çalışma yapmayı zorlaştırıyordu. Susan Sontag Entelektüel Bir İkon kitabı, Sontag‘ı bütünlüklü bir perspektiften hareketle anlama fırsatı yarattı ve bu sayede Susan Sontag kitaplarına ilgi yakın dönemde arttı.

En Güzel 5 Susan Sontag Kitabı

Susan Sontag‘ı kısaca bu şekilde tanıttıktan sonra yazımızın bu kısmında, en güzel 5 Susan Sontag kitabı hakkında bazı bilgiler paylaşacağız. 20. yüzyıl Amerikan ve Avrupa yazınında önemli etkiler bırakan Susan Sontag ile henüz tanışmamış okurlarımız, bu 5 kitapla güzel bir başlangıç yapabilir.

Yoruma Karşı

En güzel 5 Susan Sontag kitabı listemizin ilk sırasında, Sontag‘ın kült kitabı haline gelen Yoruma Karşı var. Kitabı oluşturan yazıları 1962-1965 yılları arasında kaleme alan Sontag, sanat eseriyle kurulan ilişkinin niteliğine ilişkin geniş çaplı ve felsefi derinliği olan çözümlemeler yapmakta. Bu çözümlemelerle birlikte sanat türlerinin 20. yüzyıldaki evrimine ışık tutmakta, yön vermeye çalışmakta. Eleştirilerini özellikle edebiyat ve görsel sanatlar üzerinde yoğunlaştıran Sontag, bu eleştirilerin dolayımında aynı zamanda da modernite eleştirisi yapmakta.

Kitaba ismini veren “Yoruma Karşı” yazısında Susan Sontag, sanat eserinin esas anlamının ne yalnızca biçimde, ne de yalnızca içerikte olduğunu savunuyor. İçeriğe yönelen her bakış, eseri yorumlamak demeye geliyor. Zihnin bilinçle birlikte gerçekleştirdiği ortak bir etkinlik olan yorumlama, eserin öğeleri arasındaki ilişkiyi farklı bir bilinç düzleminde yeniden kurmak demek. Yorumlama için “modern dönemin icadı” ifadesini kullanan Susan Sontag, modern yorumlama tekniklerine eşlik eden temel güdünün “saldırganlık arzusu” olduğunun altını çiziyor. (syf: 7-11) Sontag‘a göre sanat eserini anlamak, yorumlamaktan çok daha önemli bir iştir. Bunun için esere doğru, keskin ve sevecen bir bakışla yaklaşmak gerekir. Yorumlama konusunda dönemin yaygın eğilimlerini “bilimsel yaklaşım” olarak sınıflayan ve yorum bilimin tüm söylemlerine karşı çıkan Susan Sontag, yorum bilimin yerine “sanat erotikası”nın geçmesini savunur. (syf: 20)

Fotoğraf Üzerine

En güzel 5 Susan Sontag kitabı listemizin ikinci sırasında, Susan Sontag‘ın bir diğer kült kitabı Fotoğraf Üzerine var. Fotoğraf sanatıyla ilgili olarak daha önce The New York Review of Books‘ta yayınladığı denemelerinden oluşan bu kitapta Sontag, fotoğraflarla kurduğumuz ilişkiye dair derinlikli çözümlemeler yapıyor. Sontag‘a göre fotoğraflar, bakmaya değer şeyler ile kendimizde olanları gözlemleme hakkını bulduğumuz şeylere ilişkin görüşlerimizi değiştirip genişletmeye yarar. Zihinde bir tür “görüntü antolojisi” yaratan fotoğraflar, gerçekliğin minyatürleridir. Fotoğraf karesine yansıyan görüntüler, fotoğrafı çeken kişinin kendi dünyasından izler taşır. Öyle ki, geçmişi ellerinden alınan insanlar daha “ateşli” fotoğraflar çeker. Modern dünyada çekilen fotoğrafların büyük bir bölümü, bir şeye katılmış olma duygusunu güçlendirdiği oranda anlam kazanır. (syf: 27-30)

Fotoğrafın doğası itibariyle sürreel nitelikteki tek sanat olduğunu düşünen Susan Sontag, kendisine yabancılaşan bilincin fotoğraflarda tanık olduğu olaylar sayesinde kendisine geri dönebileceğine inanır. Akıl düzleminde kalan bilinç, belirli birtakım kavram örüntüleriyle gerçekliği kendisine göre yorumlar, hatta çarpıtır. Oysa fotoğraflar, gerçekliği tüm naifliğiyle ortaya koyar ki, bu yönüyle fotoğraf sanatı, gerçekliğin üzerindeki tek sanattır. Diğer sanat türlerinde eseri az veya çok yorumlama imkanı mevcuttur. Fotoğraf ise yoruma izin vermeyen tek sanattır. Bu nedenle, bilincin kendisine yabancılaşmasını sonlandırma gücü en yüksek sanat da yine fotoğraf sanatıdır. (syf: 62-65)

Başkalarının Acısına Bakmak

En güzel 5 Susan Sontag kitabı listemizin üçüncü sırasında, Sontag‘ın hayata veda etmeden kısa bir süre önce yayınladığı son kitabı olan Başkalarının Acısına Bakmak var. Sontag‘a göre modern hayatta hem nitelik, hem de nicelik bakımından artan savaşlar, başkalarının acılarını daha görünür kıldı. Fakat bu durum, onların acılarını hissetmek ve onlara yardım etmek noktasında hiçbir olumlu sonuç yaratmadı. Daha da kötüsü, başkalarının acılarına kayıtsız kalmak gibi bir durum yarattı. Hemen her gün ve pek çok kanaldan yoğun bir enformasyon bombardımanına maruz kalan modern özne, “hatırlama” söz konusu olduğunda hâlâ fotoğrafa ihtiyaç duyuyor. “Bu haliyle fotoğraf bir alıntıya, veya bir veciz söze, veya bir özdeyişe benzer. Hepimiz kendi zihnimizde, anında hatırlanmaya hazır yüzlerce fotoğraf biriktiririz.” (syf: 21)

Başkalarının Acısına Bakmak‘ta Susan Sontag, modern öznenin Amerikan İç Savaşı’ndan I. Dünya Savaşına, Nazilerin ölüm kamplarından Bosna Savaşı’na kadar farklı yer ve zamanlarda çekilen savaş ve katliam fotoğraflarına bakmaya ne kadar istekli olduğunu sorguluyor. Başkalarının acıları söz konusu olduğunda modern öznenin yaşadığı kayıtsızlık aslında, aklın gücünü aşırı derecede abartıp duyguları öldüren modernitenin bir sonucu. Gerçekliği seyirlik bir manzaraya dönüştüren modernite üstelik, başkalarının acılarını kendi çıkarları için kullanan modern bilincin de baş mimarıdır. (syf: 110-113)

Satürn Yıldızı Altında

En güzel 5 Susan Sontag kitabı listemizin dördüncü sırasında, Sontag‘ın yedi denemesinden oluşan Satürn Yıldızı Altında var. Kitaba ismini veren denemede Susan Sontag, Alman Trauerspiel’inin Kökeni isimli çalışmasında Benjamin‘in savunduğu görüşleri eleştirir. Satürn’ün etkisinin insanları kayıtsızlığa ve yavaşlığa sürüklediğine inanan Benjamin‘e karşı Sontag, insandaki değişim isteği ve mücadele bilincinin bitimsiz bir süreç olduğuna işaret eder. (syf: 125-128) “Paul Goodman Üstüne” isimli ilk denemesinde, Goodman‘ı özgürlük, neşe ve haz ustası olarak nitelendirir. “Onu okurken bu üç şey hakkında hayli bilgi sahibi oldum” der. (syf: 11) “Artaud’ya Yaklaşmak” isimli denemesinde ise Antonin Artaud‘nun bıraktığı mirasın “tekil bir varoluş, bir şiirsellik, bir düşünce estetiği, bir kültür teolojisi ve bir ıstırap fenomenolojisi” (syf: 20) olduğunu belirtir.

Ben, Vesaire

En güzel 5 Susan Sontag kitabı listemizin beşinci sırasında, Susan Sontag‘ın tek öykü derlemesi olan Ben, Vesaire var. Sekiz öyküden oluşan bu derlemede Sontag, mekanik ve metalik bir dünyada varlığını sürdürme çabası içinde bulunan modern öznenin kendine sıkışmışlığını irdelemekte. Sontag‘a göre modern öznenin ahlak vaazı, kendini belirli bir geçmişin bir parçası hissetme çabasını yansıtıyor. Ahlak vaazında bulunan modern özne, geçmişi bugüne taşıma çabası içine girdiği ölçüde bugünden kopuyor. Modern özne için gerçek özgürlüğün ahlak vaazlarından kurtulmakla mümkün olduğunu düşünen Susan Sontag, “ahlaksızlık” olarak nitelendirilen olayların temelinin yabancılaşma olduğuna inanıyor. Kişi için gerçek ahlak, bu yabancılaşmanın aşılmasıyla mümkün. Gerisi, vesaire…

Tüm okurlarımıza sağlıklı, keyifli ve bol kazançlı günler diliyoruz…

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Kitap

Tolstoy’u Anlama Rehberi

Yayınlandı

tarihinde

Tolstoy okumak biraz garip bir deneyimdir.
Kitap okuyorum dersin ama bir süre sonra kendini birinin hayatına karışmış gibi hissedersin.
Sanki uzaktan izlemiyorsundur da, içindesindir.

Ama dürüst olalım:
Tolstoy herkesin eline alıp akıp gideceği bir yazar değil.
Karakter çok, detay çok, hayat fazla gerçek.

O yüzden Tolstoy’u “bitirmek” için değil, “anlamak” için okumak lazım.

Hikâyeden çok insanı anlamaya çalışmak gerekiyor

Tolstoy’un kitaplarında olaylar elbette var ama asıl mesele olaylar değil. Bir şeyin ne olduğu kadar neden olduğu daha önemli. Karakterlerin verdiği kararlar, yaşadığı çelişkiler, kendi içlerinde yaşadıkları o gelgitler… Aslında Tolstoy’un asıl anlattığı yer tam olarak burası.

Mesela Anna Karenina’yı sadece bir aşk hikâyesi gibi okumak mümkün. Ama biraz dikkatli okuyunca şunu fark ediyorsun: Bu hikâye, bir insanın kendi hayatıyla, yaptığı seçimlerle ve toplumla kurduğu ilişkiyle baş etmeye çalışmasının hikâyesi. Yani yüzeyde gördüğün şey ile altındaki şey çoğu zaman aynı değil.

Tolstoy’un gücü de burada zaten. Karakter yaratmıyor, insanı olduğu gibi koyuyor önüne.

Yavaş okumak bu işin bir parçası

Tolstoy okurken en sık yapılan hata, tempoyu başka kitaplara göre ayarlamak. Oysa burada biraz yavaşlamak gerekiyor. Çünkü bazı bölümler ilk bakışta gereksiz gibi gelebiliyor. Uzun betimlemeler, detaylı anlatımlar, bitmek bilmeyen iç konuşmalar…

Ama işin ilginç tarafı şu: O detaylar aslında boş değil. Tam tersine, karakterin ruh halini, o anki duygusunu ve bakış açısını kuran şeyler. Yani hızlı geçince olayları takip edersin ama hissi kaçırırsın.

Bu yüzden Tolstoy okurken bazen durmak, bir paragrafı tekrar okumak ya da sadece düşünmek gayet normal. Hatta çoğu zaman en doğru okuma biçimi bu.

Karakterlere kızmak yerine anlamaya çalışmak

Tolstoy’un dünyasında “tam kötü” ya da “tam iyi” diye bir şey pek yok. Karakterler hata yapıyor, yanlış kararlar veriyor, bazen seni sinirlendiriyor. Ama bir süre sonra şunu fark ediyorsun: Onların yaptıkları şeyler tamamen yabancı değil.

Bir karaktere kızdığın yerde durup düşününce, “Ben olsam ne yapardım?” sorusu geliyor. Ve çoğu zaman bu sorunun net bir cevabı olmuyor. İşte o noktada Tolstoy’un yazdığı şey daha gerçek bir hâl alıyor.

Çünkü hayat da zaten böyle. Net cevaplar yok, sadece seçimler var.

Dönemin içinde kaybolmak yerine duyguyu yakalama

Tolstoy’un anlattığı dünya bugünden çok farklı. Başka bir ülke, başka bir dönem, başka kurallar… İlk başta bu mesafe biraz zorlayıcı olabiliyor. Ama bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: Değişmeyen şeyler var.

İnsanların hissettikleri değişmiyor. Aşk, pişmanlık, yalnızlık, kararsızlık, arayış… Bunlar bugün de aynı, o zaman da aynıydı.

Bu yüzden Tolstoy okurken tarihi detaylara fazla takılmak yerine o duyguyu yakalamaya çalışmak çok daha anlamlı oluyor. Çünkü yazarın asıl kurduğu bağ orada.

Okudukça kendine dönmeye başlıyorsun

Tolstoy’un belki de en etkili tarafı bu. Okurken bir noktada hikâyeden çıkıp kendine dönüyorsun. Okuduğun şey sadece bir karakterin yaşadıkları olmaktan çıkıyor, senin hayatına değmeye başlıyor.

“Ben olsam ne yapardım?”
“Bu doğru mu?”
“Mutluluk dediğimiz şey gerçekten neye bağlı?”

Bu sorular kitap bittikten sonra bile kalıyor. Ve çoğu zaman cevabı da net olmuyor. Ama zaten Tolstoy’un amacı cevap vermek değil, seni o sorularla baş başa bırakmak.

Her şeyin net bir sonucu olmayabilir

Bazı kitaplar vardır, bittiğinde her şey yerine oturur. Tolstoy’da ise genelde böyle bir netlik yok. Hikâye biter ama düşünce devam eder. Okudukların bir süre daha seninle kalır.

Başta bu durum biraz eksik gibi hissettirebilir ama aslında Tolstoy’un gücü tam olarak burada. Hayat gibi yazıyor. Hayatta da her şey net bir şekilde kapanmaz zaten.

Sonuç olarak

Tolstoy’u anlamanın tek bir doğru yolu yok. Ama belki şöyle bakmak daha doğru olur:

Onu çözmeye çalışma, onunla birlikte düşün.

Çünkü Tolstoy’un anlattığı şeyler ilk bakışta uzak gibi görünse de, biraz dikkatli bakınca oldukça tanıdık geliyor. Okudukça fark ediyorsun ki aslında mesele Rusya değil, dönem değil… insan.

Ve o insan, sandığından çok daha yakın.

Okumaya Devam Et

Kitap

Liderlik Sadece Yönetmek Değil, Kendini İnşa Etmektir

Yayınlandı

tarihinde

Cem Kozlu’nun Liderin Kitaplığı kitabı, klasik anlamda “liderlik nasıl yapılır” anlatan bir kitap değil. Daha çok, iyi bir liderin nasıl düşündüğünü ve bu düşünce yapısının nasıl oluştuğunu gösteren bir rehber gibi ilerliyor. Kitabı okurken bir yönetim kılavuzu değil, yıllar içinde oluşmuş bir birikimin izlerini görüyorsun.

Kozlu’nun en çok üzerinde durduğu nokta, liderliğin sadece iş bilgisiyle sınırlı olmadığı. Aksine, farklı alanlardan beslenmeyen bir liderin bakış açısının dar kalacağını açıkça hissettiriyor. Bu yüzden kitapta sadece iş dünyasına değil; tarihe, felsefeye, ekonomiye ve hatta edebiyata kadar uzanan geniş bir okuma dünyası var. Çünkü ona göre doğru kararlar verebilmek, ancak farklı perspektifleri tanımakla mümkün.

Kitap boyunca önerilen eserler ve düşünceler aslında tek bir noktaya bağlanıyor: Bir liderin en büyük gücü, nasıl düşündüğüdür. Bu düşünce yapısı da tesadüfen oluşmuyor; okudukların, öğrendiklerin ve kendine kattıklarınla şekilleniyor. Kozlu burada okumanın altını özellikle çiziyor ama bunu bir alışkanlık gibi değil, neredeyse bir zorunluluk gibi ele alıyor.

Aynı zamanda kitapta sert kurallar ya da “doğru lider böyle olur” gibi kesin yargılar yok. Daha çok, okuyucunun kendi yolunu bulmasına yardımcı olacak bir çerçeve çiziliyor. Hangi kitap neden önemli, hangi düşünce neyi değiştirir gibi sorular üzerinden ilerleyerek, seni de kendi okuma listeni ve bakış açını sorgulamaya itiyor.

Okurken fark ediyorsun ki mesele sadece daha fazla bilgi sahibi olmak değil; o bilgiyi nasıl yorumladığın. Çünkü aynı şeyi okuyan iki insan, bambaşka sonuçlara varabiliyor. Kozlu da tam olarak bu noktada, zihinsel esnekliğin ve çok yönlü düşünmenin önemini hatırlatıyor.

Kitap bittiğinde geriye şu düşünce kalıyor:
Liderlik, sadece bir unvan değil…
okuduklarınla, düşündüklerinle ve kendine kattıklarınla sürekli inşa edilen bir süreç.

Kitap satış linki : Liderin Kitaplığı

Okumaya Devam Et

Kitap

Doris Lessing’i Okuma Rehberi

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

En güzel 5 Doris Lessing kitabı hakkında önemli bilgiler Ofix Blog'da...

2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz yazar Doris Lessing, 50’den fazla roman, yüzlerce öykü ve şiir, sayısız makale ve denemeleriyle dünya edebiyatında önemli bir yere sahip. 2013 yılında hayata veda eden Doris Lessing en çok romanlarıyla anılsa da anı, bilimkurgu, libretto, hatta çizgi romanlarıyla çok geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Zimbabwe’de yaşadıklarının etkisiyle eserlerinde en çok eşitsizliğe, ırkçılığa, erkek egemenliğine meydan okudu. Samimiyet ve masumiyete duyduğu derin hayranlıkla yazdığı bu eserlerinde karakterlerini tüm boyutlarıyla yansıttı. Böylelikle okurların empati yeteneklerini geliştirmelerini sağladı. Başta Altın Defter olmak üzere Şikeste, Büyükanneler, Beşinci Çocuk gibi birbirinden önemli eserlerinde sadeliğin görkemiyle ışıldayan anlatılarda bulundu. Edebiyata yüklediği anlam, insani sorumluluk duygusuyla iç içeydi. Okurlarını hayatın en naif gerçekleriyle karşı karşıya getirirken kendileri hakkında düşünmelerini sağladı. Ofix Blog‘da bugünkü yazımızda, Doris Lessing‘i kısaca tanıtmak ve en güzel 5 Doris Lessing kitabı hakkında bazı bilgiler paylaşmak istiyoruz. 

(daha&helliip;)

Okumaya Devam Et

Trendler