Bizi Takip Edin

Lifestyle

Ofiste Leonard Cohen Modu

Yayınlandı

tarihinde

En güzel 10 Leonard Cohen şarkısı için öneriler Ofix Blog'da...

Müzik tarihi içinde en güçlü ve etkileyici seslerden biri olan Leonard Cohen, 60 yılı bulan müzik yolculuğunda birbirinden güzel şarkılar seslendirdi, pek çok besteye imza attı. Hallelujah, Dance Me to the End of Love, I’m Your Man gibi eserleri pek çok sanatçı tarafından yorumlandı ve defalarca coverlandı. Bas bariton tonda seslendirdiği slow şarkılarında en çok yalnızlık ve yabancılaşma temalarını işledi. 2016 yılında aramızdan ayrıldığında arkasında kendi türünün en başarılı eserlerini bıraktı. Ofix Blog‘da bugünkü yazımızda, ofiste çalışırken slow müzik ve Leonard Cohen dinlemeyi seven okurlarımız için en güzel 10 Leonard Cohen şarkısı önereceğiz.

Kısaca Leonard Cohen

Leonard Cohen, 21 Eylül 1934 tarihinde Kanada’nın Quebec eyaletine bağlı Montreal’de dünyaya geldi. Ailesi Polonya-Litvanya kökenli bir Yahudi ailesiydi. Babası Nathan Cohen, Montreal’in en büyük giysi mağazalarından birinin sahibiydi. Yahudi gelenekleriyle yetişen küçük Leonard, 9 yaşındayken babasını kaybetti. Babasının bıraktığı mirastan dolayı rahat bir çocukluk dönemi geçirdi ve okuldan arta kalan zamanlarında müzik ile ilgilendi. Gitar çalmayı kendi kendine öğrenen Leonard, ilk müzik grubu Buckskin Boys‘ta hem sesiyle, hem de müzikteki yeteneğiyle çevresindekileri etkilemeyi başardı.

İlk gençlik yıllarında Leonard, müziğin yanı sıra edebiyata da büyük bir ilgi duyuyordu. İçine kapanık bir şekilde geçirdiği öğrencilik yıllarında şiirler yazıyor, şiirlerine uygun besteler yapıyordu. 1951 yılında McGill Üniversitesi‘ne girdi. İlk şiir kitabı Let Us Compare Mythologies‘i 1956 yılında henüz öğrenciyken yayınladı. Bu ilk çalışmalarında Leonard Cohen, Yahudi teolojisi ve Eski Ahit‘teki hikayelerin etkisi altındaydı. Kurgu eserlerinde dini motiflerin yanı sıra mitolojik unsurlardan da yararlandı ve oldukça lirik bir dil kullandı. 

1960’lı yıllar, Leonard Cohen isminin edebiyat çevrelerinde büyük ilgi uyandırmaya başladığı yıllardı. 1961 yılında yayınladığı The Spice-Box of Earth şiir kitabıyla Kanada’nın en popüler şairlerinden biri haline geldi. Bir Yunan adası olan Hydra’ya taşındıktan sonra İskandinavyalı romancılar Axel Jensen ve Göran Tunström‘le arkadaş olan ve edebi eserler vermeye devam eden Leonard Cohen, 1963 yılında The Favourite Game romanını, 1964 yılında Flowers of Hitler şiir kitabını yayınladı.

Edebiyattan müziğe geçiş…

1960’lı yıllarda Leonard Cohen, bir taraftan edebiyatla ilgileniyor, bir taraftan da müzik çalışmalarını sürdürüyordu. Dönemin ünlü yetenek avcısı John Hammond‘a yaptığı öğle yemeği teklifi, müzik piyasasının kapılarını aralamasını sağladı. Columbia Records‘ta prodüktör olarak çalışan Hammond, müzik piyasasına daha önce Bob Dylan, Bruce Springsteen gibi çok önemli isimleri kazandırmıştı. Görüşme sırasında Cohen‘den bir şarkı çalmasını isteyen Hammond, Cohen‘in çaldığı 6-7 şarkının hepsini çok beğendi ve ona albüm teklif etti.

Leonard Cohen ilk albümünü, 1967 yılında Songs of Leonard Cohen ismiyle yayınladı. Avrupa pop müziğinin etkisinde kaldığı erken dönem şarkılarını bir araya getirdi bu albümün ilk şarkısı olan Suzanne, Cohen‘in en beğenilen şarkılarından biri oldu. Albümdeki The Stranger Song, So Long, Marianne, Hey, That’s No Way to Say Goodbye şarkıları da Leonard Cohen klasikleri arasındaki yerini aldı. İkinci albümünü 1969 yılında Songs from a Room adıyla yayınladı. Albümdeki Bird on the Wire, You Know Who I Am ve Tonight Will Be Fine şarkıları müzik severlerden tam not aldı.

1970’li yıllarda Leonard Cohen, dünya müziği üzerine çalışmalarını yoğunlaştırdı ve pop müziğin yanı sıra kabareye yöneldi. Bu dönemde derin bir aşkla bağlandığı Suzanne Elrod‘la hayatını birleştirdi. 1972 yılında Adam isimli bir erkek, 1974 yılında Lorca isimli bir kız çocuğu oldu. Suzanne Elrod, Cohen‘in Live Songs albümünün kapak fotoğrafını çekti ve daha sonra Death of a Ladies’ Man albümünün kapağında yer aldı. Ne var ki, 1979 yılında Leonard Cohen ile Suzanne Elrod‘un yolları ayrıldı.

Zirvede geçen yıllar…

1980’lerde Leonard Cohen‘in müziği önemli bir dönüşüm yaşadı ve sonraki albümlerinde kullanacağı bas bariton ton üzerinden şekillenmeye başladı. 1984 yılında çıkarttığı Various Positions albümündeki Hallelujah ve Dance Me to the End of Love şarkıları, Cohen‘in sesini geniş kitlelere duyurmasını sağladı. Albümün çıkış şarkısı olan Dance Me to the End of Love şarkısının ilham kaynağının aşk olduğu düşünülse de esas kaynağın Nazi kampları ve Yahudi soykırımı olduğunu Leonard Cohen birçok röportajında belirtti. Albümdeki hemen tüm şarkılar müzik severler tarafından çok beğenildi ve pek çok sanatçı tarafından okunmaya başlandı.

1988 yılında çıkarttığı I’m Your Man albümü, Leonard Cohen‘nin müzik listelerinde uzun süreler üst sıralarda kalmasını sağladı. Albüme ismini veren I’m Your Man şarkısında Leonard Cohen, kadın-erkek ilişkilerine lirik bir pencereden yaklaştı. Albümde seslendirdiği Everybody Knows şarkısı, 1990 yılında vizyona giren Pump Up the Volume filminde kullanıldı ve Cohen‘in genç dinleyicilere ulaşmasını sağladı. 1992 yılında çıkarttığı The Future albümündeki The Future, Waiting for the Miracle ve Anthem şarkıları, Oliver Stone‘un Natural Born Killers filminde yer aldı.

Leonard Cohen‘in müzik serüveni, 2001 yılında çıkarttığı Ten New Songs, 2004 yılında çıkarttığı Dear Heather, 2012 yılında çıkarttığı Old Ideas ve 2014 yılında çıkarttığı Popular Problems albümleriyle devam etti. 1990’lı yıllardan itibaren Cohen‘in eserleri çok sayıda sinema filminde kullanıldı. Bas bariton sesine yaptığı kendi vokalleri, müzik tarihi içinde çok özgün bir yer kazanmasını sağladı. 2010 yılında Grammy Ömür Boyu Başarı Ödülü‘nü alan Leonard Cohen, 7 Kasım 2016 tarihinde ABD’nin Los Angeles şehrinde hayatını kaybetti.

En Güzel 10 Leonard Cohen Şarkısı

Leonard Cohen‘in hayatını ve 60 yılı bulan müzik serüvenini bu şekilde kısaca özetledikten sonra yazımızın bu kısmında, ofiste çalışırken slow müzik ve Leonard Cohen dinlemeyi sevenler için en güzel 10 Leonard Cohen şarkısı önereceğiz. Cohen‘in duygu dünyasını en güzel şekilde yansıtan bu şarkılar, ofiste ruhunuzu dinlendirip yaratıcılığınızı güçlendirmenize katkı sağlayacaktır.

Hallelujah

Listemizin ilk sırasında Hallelujah var. Tüm zamanların en çok coverlanan şarkılarından biri olan bu şarkıda Cohen, kendi inancından birtakım temalar kullanarak insanın varoluşsal yalnızlığını işliyor ve her şeye rağmen yaşamın güzelliğine işaret ediyor. 1990’lı yıllardan itibaren televizyon programları ve ses yarışmalarında en çok seslendirilen şarkılardan biri olma unvanını elinde tutan bu güzel şarkının orijinal kaydını buradan, en güzel canlı kayıtlarından birini ise buradan dinleyebilirsiniz.

Dance Me to the End of Love 

En güzel 10 Leonard Cohen şarkısı listemizin ikinci sırasında, Dance Me to the End of Love var. Cohen‘in en bilinen şarkılarından biri olan bu şarkı, Nazi kamplarında ve Yahudi soykırımı sırasında yaşanan dramatik olaylardan esinlenerek kaleme alındı. Şarkının orijinal kaydını dinlemek için burayı, en güzel canlı kayıtlarından birini dinlemek içinse burayı tıklayabilirsiniz.

I’m Your Man

Listemizin üçüncü sırasında, I’m Your Man var. 1988 yılında çıkarttığı albüme ismini veren bu şarkıda Leonard Cohen, aşkın gücüne dikkat çekiyor ve insanı nasıl değiştirdiğine işaret ediyor. 1980’lerin romantizmini içinde barındıran bu şarkıda aşkı, insandaki varoluşsal gücü açığa çıkartan sihirli bir değnek gibi değerlendiriyor. Şarkının orijinal kaydını buradan, en güzel canlı kayıtlarından birini ise buradan dinleyebilirsiniz.

Suzanne

En güzel 10 Leonard Cohen şarkısı listemizin dördüncü sırasında Suzanne var. 1967 yılında çıkarttığı ilk albümü Songs of Leonard Cohen albümünün en beğenilen şarkılarından biri olan Suzanne şarkısında Leonard Cohen, döneminin Amerikan ve Avrupa toplumunu oldukça etkileyen hippilik ve zen budizmi gibi akımlara duyduğu ilgiyi yansıtıyor. Şarkıda esas zenginliğin bilgelik olduğu vurgusu, modern kapitalist toplumun eleştirisi niteliğinde. Bu güzel şarkının orijinal kaydını dinlemek için burayı, en güzel konser kayıtlarından birini dinlemek içinse burayı tıklayabilirsiniz.

Everybody Knows

Listemizin beşinci sırasında, Everybody Knows var. 1990 yılında vizyona giren Pump Up the Volume filminde kullanılan ve Cohen‘i genç dinleyicilerle buluşturan bu şarkıda Cohen, modern kapitalist toplumun herkesçe bilinen çelişki ve yalanlarına işaret ediyor. Bu güzel şarkının orijinal kaydını buradan, en güzel konser kayıtlarından birini ise buradan dinleyebilirsiniz.

Anthem

En güzel 10 Leonard Cohen şarkısı listemizin altıncı sırasında Anthem var. 1992 yılında çıkarttığı The Future albümünün en başarılı çalışmalarından biri olan ve savaşın anlamsızlığına işaret bu şarkıda geçen “There is a crack in everything” (Her şeyde bir çatlak var), “That’s how the light gets in” (Işık bu şekilde içeri giriyor) sözleri dikkat çekmekte. Bu güzel şarkıyı dinlemek için burayı tıklayabilirsiniz.

The Future

Listemizin yedinci sırasında The Future var. 1992 yılında çıkarttığı albüme ismini veren bu şarkıda Cohen, “tek kutuplu dünya düzeni” kurma çabaları içinde Amerikan ve Avrupa toplumlarının yaşadığı ekonomik, siyasi ve kültürel çelişkilere işaret ediyor. İnsanın varoluşsal yalnızlığına sosyal yalnızlığının nasıl eşlik ettiğini çok güzel bir şekilde anlatan bu şarkıda Cohen, yine de geleceğe duyduğu umudu kaybetmiyor. Bu güzel şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz.

Waiting for the Miracle

En güzel 10 Leonard Cohen şarkısı listemizin sekizinci sırasında, Waiting for the Miracle var. Bu şarkıda Cohen, kültür ve medeniyetiyle övünen Avrupa’nın II. Dünya Savaşı döneminde tüm değerlerini nasıl bir tarafa bırakarak kendilerinden olmayanlara ve özellikle Yahudilere uygulanan şiddeti görmezden geldiğinin eleştirisini yapıyor. Şarkıda geçen “Waiting for the miracle” (Mucize için bekleme), “There’s nothing left to do” (Yapacak hiçbir şey kalmadı), “I haven’t been this happy” (Bu kadar mutlu değildim) “Since the end of World War II” (II. Dünya Savaşı’nın sonundan beri” sözleri dikkat çekmekte. Bu güzel şarkıyı dinlemek için burayı tıklayabilirsiniz.

A Thousand Kisses Deep

Listemizin dokuzuncu sırasında, A Thousand Kisses Deep var. 2001 yılında çıkarttığı Ten New Songs albümünün en başarılı çalışmalarından biri olan bu şarkıda Leonard Cohen, kadın-erkek ilişkilerinde yabancılaşma duygusunu kendi üslubuyla ele alıyor ve hayatta her şeyi tadını çıkartarak yaşamak gerektiğine işaret ediyor. Bu güzel şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz.

Nevermind

En güzel 10 Leonard Cohen şarkısı listemizin onuncu sırasında Nevermind var. 2014 yılında çıkarttığı Popular Problems albümünün en başarılı çalışmalarından biri olan bu şarkıda Cohen, dünyada yaşanan ekonomik ve siyasi sorunlar karşısında insanların içine düştüğü yalnızlık ve yabancılaşma duygusunu işliyor. Bu güzel şarkıyı dinlemek için burayı tıklayabilirsiniz.

Tüm okurlarımıza sağlıklı, keyifli ve bol kazançlı günler diliyoruz…

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Lifestyle

Türkiye İlk Kez Sabah Maçlarına Çıkıyor: Ülkece Uyku Düzeni Dağılıyor

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye olarak yıllardır gece maçına alışmış insanlarız.
20.45 mi? Mis gibi saat.
Çay koy, kanepeye yayıl, maçı aç.

Ama sabah 06.00’da milli maç izlemek…
İşte orada pek alışık değiliz gibi.

Bu Dünya Kupası’yla birlikte ilk kez “güne Türkiye maçıyla başlama” dönemine giriyoruz.
Yani artık alarm sesi bile stres yaratacak.

Sabah Alarmıyla Milli Duygu Aynı Anda Yaşanır mı?

Muhtemelen yaşanacak.

Çünkü milyonlarca insan ilk kez kendi isteğiyle 05.30 alarmı kuracak.
Normalde işe zor uyanan insanlar, Türkiye maçı için karanlıkta ayakta olacak.

Ve o sabah herkesin evinde aşağı yukarı aynı sahne dönecek:

  • Tek göz açık televizyonu açma çabası
  • Mutfakta sessiz sessiz kahve yapma
  • “Daha hava bile aydınlanmadı ya” söylemleri
  • İlk düdükle birlikte bir anda kendine gelme

Ofisler Birkaç Gün Hafif Dağılabilir

Şimdiden söyleyelim…
Bu maç saatleri ofis düzenini biraz bozacak gibi duruyor.

Çünkü biri maçı izlemek için 3 saat uyuyacak.
Biri “Uyumam ben” diyecek, öğleden sonra ekrana boş boş bakacak.
Birileri toplantıda istemsizce maç yorumu yapacak.

Hatta bazı ofislerde şu konuşmaların geçme ihtimali çok yüksek:

— “Kaçta yattın?”
— “Yatmadım.”
— “Maçı izledin mi?”
— “İkinci yarıyı hatırlamıyorum bile.”

FIFA Biraz Bizi Zorlamış Gibi

Maç saatleri şöyle:

  • 07.00
  • 06.00
  • 05.00

Yani biri özellikle “Türk halkının sabır seviyesi ölçülsün” istemiş gibi.

Ama işin garip tarafı şu:
Ne kadar erken olursa olsun, konu milli maç olunca insanlar yine ekran başına geçiyor.

Normalde sabah yürüyüşüne çıkmayan adam, Türkiye maçı için gün doğmadan kahveyle koltuğa kurulacak.

Bu Turnuvanın Gizli Kahramanı Kahve Olabilir

Bu süreçte en yoğun mesaiyi futbolcular kadar kahveler de yapacak gibi duruyor.

Çünkü sabah 5’te maç izlemek normal seyircilik değil.
Bir noktadan sonra hayatta kalma mücadelesine dönüyor.

Şimdiden bazı klasikler oluştu bile:

  • “Ben maçı ofisten açarım”cılar
  • Termosu akşamdan hazırlayanlar
  • Maç günü toplantıyı ertelemeye çalışanlar
  • Ve “Ben zaten erken kalkıyorum” diye hava atanlar

Ama Güzel Tarafı da Bu Galiba

Ne kadar uykusuz olursak olalım…
O saatlerde yine milyonlar aynı anda aynı maçı izleyecek.

Bir yanda kahve, bir yanda milli heyecan.
Göz yarı kapalı ama yorumlar tam gaz.

Çünkü Türkiye’de milli maç sadece futbol değil.
Biraz stres, biraz umut, biraz da “Bu maçı alırız” inadıdır.

Ve galiba ilk kez,
Dünya Kupası’nı “günaydın” diyerek yaşayacağız.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

Eskiden “Çıkıp Alalım” Diyorduk, Şimdi Kargo 1 Gün Gecikince Sinirleniyoruz..

Yayınlandı

tarihinde

Türkiye’de e-ticaret artık sadece “internetten alışveriş” meselesi değil.
İnsanların günlük alışkanlıklarını değiştiren bambaşka bir düzene dönüştü.

Bir dönem internetten sipariş vermek insanlara riskli gelirdi.
Şimdi ise kargo bir gün geç kalsa herkesin canı sıkılıyor.

Çünkü alıştık.
Hem de çok hızlı alıştık.

Son 5 yılda Türkiye’de e-ticaret hacminin yaklaşık 12 kat artıp 10,6 trilyon liraya ulaşması da bunu açıkça gösteriyor.

Üstelik sadece para büyümüyor.
İşlem sayısı da inanılmaz seviyelere çıktı.

Bugün Türkiye’de e-ticaret işlem sayısı 25,85 milyara ulaşmış durumda.
Yani insanlar artık büyük küçük fark etmeksizin birçok ihtiyacını internetten çözmeye başladı.

Bir kulaklık…
Bir kahve makinesi…
Bir paket fotokopi kağıdı…
Hatta ofisin çayı kahvesi bile artık birkaç dakikada sipariş veriliyor.

Dolar bazında bakıldığında da tablo aynı.
Türkiye’nin e-ticaret hacmi 43 milyar dolardan 115,4 milyar dolara yükseldi.

Aslında bu değişimi anlamak için istatistiklere bile çok gerek yok.

Çevremize bakmamız yeterli.

Eskiden biri bir şey alacağı zaman mağaza mağaza gezerdi.
Şimdi önce telefondan fiyat bakılıyor.
Yorum okunuyor.
“Yarın gelir mi?” diye teslimat süresi kontrol ediliyor.

Hatta bazen mağazada görülen ürün bile internetten sipariş ediliyor.

Çünkü artık insanlar sadece ürün almıyor.
Kolaylık satın alıyor.

Özellikle şirketler tarafında bu durum çok daha net hissediliyor.

Kimse tek bir eksik için gün içinde farklı yerlere yetişmeye çalışmak istemiyor.
Kırtasiye ayrı yerden, temizlik ürünü başka yerden, kahve başka yerden derken iş uzayıp gidiyor.

Bu yüzden Ofix gibi platformlar son dönemde şirketlerin işini ciddi anlamda kolaylaştırmaya başladı.

İnsanlar artık ofis ihtiyaçlarını tek tek düşünmek yerine, tek noktadan hızlıca çözmek istiyor.
Ürün bulunsun, fiyat uğraştırmasın, sipariş zamanında gelsin yeterli oluyor çoğu zaman.

Geldiğimiz noktada e-ticaret artık ekstra bir seçenek değil.
Günlük hayatın normal akışına dönüşmüş durumda.

Ve görünen o ki insanlar bu hızdan kolay kolay vazgeçmeyecek.

Okumaya Devam Et

Beyaz Yakalım

Neden Her İki Beyaz Yakalıdan Biri “Ben Bunu Daha Ne Kadar Yapacağım” Diyor?

Yayınlandı

tarihinde

İş sandığın şey aslında biraz daha fazlası.
Beyaz yakalılar için iş, sadece maaş değil. Kimse sabah kalkıp “bugün de Excel açayım, hayatımın anlamı bu” diye uyanmıyor.

İş; kendini kanıtlama, bir yere ait olma, “ben bir şey yapıyorum” hissi.
Bir nevi kimlik.

Ama işte tam burada işler karışıyor.
Çünkü beklenti büyüdükçe, hayal kırıklığı da büyüyor.


Herkes süper kahraman… ama kimse o kadar güçlü değil

Modern iş hayatı sana şunu söylüyor:
Hem hızlı ol, hem iyi ol, hem ulaşılabilir ol, hem de asla yorulma.

Yani bir nevi:
“Makine gibi çalış ama insan gibi hissetmeye devam et.”

Bir noktadan sonra bu denklem bozuluyor.
Ve insanlar şunu düşünmeye başlıyor:
“Ben mi abartıyorum, yoksa bu gerçekten fazla mı?”

Spoiler: Fazla.


Mesai bitiyor… ama aslında bitmiyor

Ofisten çıkıyorsun ama iş kafadan çıkmıyor.
Mail gelirse bakılıyor.
Mesaj gelirse cevaplanıyor.
“Bir bakayım” diye açılan laptop 2 saat kapanmıyor.

Sonra bir de hayat var:
Ev, düzen, sorumluluklar…

Yani günün sonunda sadece çalışmıyorsun,
sürekli bir şeyleri yetiştiriyorsun.


Aynı iş, farklı hayatlar

Aynı pozisyonda iki kişi düşün.
Biri daha az çalışıyor ama daha çok kazanıyor gibi hissediyorsun.

Ya da şöyle:
Çok emek veriyorsun ama kimse fark etmiyor.

İşte o an bir şey kırılıyor.

Çünkü mesele sadece para değil.
Mesele “karşılığını alıyor muyum?” hissi.


Bugün birçok beyaz yakalının kafasında dönen o soru tam da buradan çıkıyor:
“Ben bunu daha ne kadar yapacağım?”

Çünkü mesele işin kendisinden çok,
o işin hayatın içindeki yerinin giderek büyümesi.

Ve belki de asıl ihtiyaç,
daha fazla çalışmak değil…
daha dengeli yaşamak.

Okumaya Devam Et

Trendler