Bizi Takip Edin

Lifestyle

Hamilelikte Stres Yönetimi

Yayınlandı

tarihinde

Hamilelikte stres yönetimi hakkında merak ettiğiniz konular Ofix Blog'da...

Koronavirüs salgınıyla birlikte oluşan sağlık riskleri hepimiz için olduğu gibi hamileler için de zorlu bir süreci beraberinde getirdi. Koronavirüs ile hamileler arasındaki ilişki üzerine her geçen gün yeni bir iddia ortaya atılıyor ve bu iddialar, hamilelerin yaşadığı stresi arttırıyor. Koronavirüsten korunma yollarına aşırı odaklanan hamilelerde önlemler, abartılı birtakım davranışlara yol açabiliyor. Hamilelerin yaşadığı stres, kandaki kortizol seviyesini arttırıyor ve bu durum, bebeğin sinir sistemine zarar veriyor, davranışsal gelişiminde ciddi sorunlara yol açabiliyor. Hamilelik stresi başlı başına ciddi bir sağlık sorunuyken, koronavirüs salgınıyla birlikte artan endişeler nedeniyle hamilelikte stres yönetimi çok daha zor hale gelebiliyor. Ofix Blog‘da bu haftaki sağlık köşemizde, hamilelikte stres yönetimi hakkında faydalı bilgiler paylaşacağız. 

Stres nedir?

Stresi kısaca, vücudun tehlike veya sorun olarak algıladığı durumlar karşısında verdiği tepkilerin tümü şeklinde tanımlayabiliriz. Tehlike veya sorun olarak algıladığımız durumlarda vücudumuz, ilk olarak adrenalin hormonu salgılar. Adrenalinle birlikte vücudumuzda ortaya çıkan değişimler bizi, tehlike veya sorunlarla baş etmek noktasında daha güçlü kılar. Sinir sistemimizde nöronlar, kortikotropini serbest bırakarak hipofiz bezini etkinleştirir. Vücudumuzda dolaşıma başlayan kortikotropin sayesinde böbreküstü bezinden kortizol salgılanır. Kortizolun en önemli görevi, kandaki dopamin ve şeker miktarını arttırarak vücudumuzu adeta şarj etmesidir. Stres anında bir taraftan adrenalin nabzı ve solunumu hızlandırarak kasları eyleme hazırlarken, bir taraftan da kortizol ile vücudun enerji ihtiyacı karşılanmaya çalışılır. Stres anında kişilerin en zor fiziksel faaliyetleri kolayca gerçekleştirmeleri, hızlı düşünmeleri ve benzeri davranışlar, artan adrenalin ile kortizol seviyesiyle yakından ilişkilidir. 

Stresin ne gibi zararlı etkileri vardır?

Stres aslında, kişiyi zorluklarla mücadele konusunda daha etkin hale getirmek üzere vücutta meydana gelen doğal değişimleri ifade eder. Fakat ne var ki, yoğun strese maruz kalan veya stres yönetimi konusunda yeterli deneyime sahip olmayan kişilerde stres, pek çok zararlı etkiye neden olabilir. Örneğin kan basıncının artması, damarların zarar görmesi, dolaşım sisteminin bozulması, bağışıklık sisteminin zayıflaması bunlardan birkaçıdır. Bu etkiler akut strese bağlı olarak kısa bir süre için oluşabileceği gibi, kronik strese bağlı olarak metabolik hastalıklara da yol açabilir. Örneğin, kronik stres bozukluğu şikayeti olan hastaların kalp ve damar hastalıkları ile diyabete daha kolay yakalandığını gösteren pek çok bilimsel araştırma mevcut. Kronik stres hastaları kalp krizi, felç, kısırlık, kronik yorgunluk sendromu, huzursuz bağırsak sendromu ve benzeri hastalık ve sağlık sorunlarına daha fazla yakalanır. 

Hamilelikte stres nedir?

Hamilelik nedeniyle kadınlarda fiziksel ve ruhsal birtakım değişimler ortaya çıkar. Vücut şeklinin değişimiyle başlayan süreçte kadınların yaşam tarzı değişir, ailesel davranışlar farklılaşır. Hamilelikte stres, bir yönüyle kadınları bu değişimlere hazırlamak için vücudun verdiği doğal tepkileri ifade eder. Fakat ne var ki, hamilelikte stres yönetimi konusunda yeterli farkındalık ve deneyim bulunmadığında hamilelik stresi anne ve bebek sağlığını olumsuz yönde etkiler. Bu bakımdan, hamilelikte stresin tüm kadınlar üzerinde aynı etkileri yarattığını söyleyemeyiz. Hamilelikte stres yönetimi konusunda kimi hamileler bilinç ve çevre desteği bakımından daha avantajlı bir konumda olabilirler. Bu durumdaki hamilelerin stres yönetimi daha başarılı sonuçlar verebilir. Hamilelik stresi hakkında yeterli desteği göremeyen anneler ise hem kendi sağlıkları, hem de bebek sağlığı açısından çeşitli risklerle karşı karşıya kalır. 

Hamilelikte stresi tüm kadınlar aynı şekilde ve aynı derecede yaşamayabilir. Bu farklılığın en önemli nedenleri, kadınların içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve fiziksel koşullardır. Örneğin, ekonomik koşulları iyi olan kadınlarda hamilelik dönemi ve sonrası için geçim sıkıntısı sorununa rastlanmaz. Fakat zor ekonomik koşullarda yaşayan kadınlarda geçim sıkıntısı sorunu, hamilelik öncesi ve sonrasında yaşanan stresin tetikleyicisi olabilir. Sosyal ilişkileri güçlü hamilelerin stresle daha kolay başa çıktıkları da bilinen bir gerçektir. Fiziksel koşullar ise zayıf bünyeye sahip kadınlarda hamilelik stresini arttırıcı etki gösterebilir. Hamilelerin yaşadığı bulantı, kusma, kabızlık, halsizlik ve benzeri şikayetleri kimi hamileler doğal karşılarken, kimi hamileler bu şikayetlerle başa çıkmakta zorluk çektikleri için strese girebilirler. Eğer daha önce düşük yapmışsa veya zorlu bir hamilelik süreci geçirmişse, bu gibi durumlarda da hamilelikte stres daha yoğun şekilde ortaya çıkabilir. 

Hamilelikte stresin zararlı etkileri nelerdir?

Hamilelikte stresin aşırı düzeyde seyretmesi, hamileliğin doğal seyrini hızlandırır ve düşük ya da erken doğuma yol açabilir. Hamilelik döneminde başlayan kalp ve damar hastalıkları belirtileri, doğum sırasında ve sonrasında anne ve çocuk sağlığını olumsuz etkiler. Önceki hamileliklerde çeşitli sorunlar yaşanmışsa, gebelik kayıpları artabilir. Stres nedeniyle bağışıklık sistemi baskılanacağı için çeşitli enfeksiyonlara yakalanma riski artar. Rahim içinde oluşabilecek enfeksiyonlar ise bebek sağlığını doğrudan etkiler. Aynı zamanda da erken doğum riskine yol açar. Strese bağlı olarak annenin yaşadığı depresyon ve anksiyete, ilaç kullanmasını gerektirebilir. Hamilelik döneminde kullanılan bu gibi ilaçlar bebeğin fiziksel ve ruhsal gelişimine ciddi zararlar verebilir. Strese bağlı olarak annenin sigara içmeye başlaması veya tüketimini arttırması, bebeğin maruz kaldığı nikotin ve diğer maddelerle birlikte dolaşım sistemine zarar verir. 

Hamilelikte stres nedeniyle annenin yaşadığı sorunlar, hamileliğin ardından azalabilir veya sona erebilir. Fakat, hamilelikte stres nedeniyle oluşan değişimlerden bebeğin gördüğü zarar, tüm hayatını olumsuz etkilemeye devam eder. Bu bebeklerde bağışıklık sistemi zayıftır, enfeksiyonlara yakalanma riski yüksektir. Anne eğer antidepresan kullanmışsa, çocuğun sinir sistemi sağlıklı gelişemez. Depresyon ve kaygı bozukluğu gibi şikayetlere doğal bir yatkınlık oluşur. Bu süreçte aynı zamanda beyin gelişimi de olumsuz etkilenir. Beyinden salgılanan dopamin ve serotonin miktarı yeterli olmadığında henüz küçük yaşlardan itibaren çeşitli psikolojik sorunlar ve davranış bozuklukları oluşmaya başlar. Hamilelik döneminde annenin yaşadığı stres doğumun ardından ve üstelik artarak devam ediyorsa, bu durum anne ve çocuk arasındaki bağları zayıflatır. Lohusa sendromu ve emzirmeyi istememe olarak bilinen kimi olgularda bebeğin sağlıklı gelişimi ciddi ölçüde zarar görür. 

Hamilelikte stres yönetimi konusunda nelere dikkat etmek gerekir?

Hamilelik aslında, tüm kadınlar için mutluluk ve heyecan verici bir durumdur. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı yaşanan sorunlara bağlı olarak hamilelikte stres arttıkça bu süreci sağlıklı şekilde tamamlamak zorlaşır. Koronavirüs salgını nedeniyle oluşan stres ve kaygı bozukluğu, hamileler üzerinde daha güçlü etkilerde bulundu. Bu süreçte sağlık kuruluşlarına koronavirüs nedeniyle yapılan yoğun başvurular, hamilelerde sağlık kuruluşlarına başvurma oranının düşmesine yol açtı. Koronavirüse yakalanma korkusuyla sağlık kuruluşlarına başvurmak istemeyen hamileler bu süreçte sağlık desteği almada çeşitli sıkıntılar yaşadılar. Hamilelikte stres konusunu kısaca bu şekilde ele aldıktan sonra yazımızın bu kısmında, hamilelikte stres yönetimi konusunda nelere dikkat etmek gerektiğine kısaca işaret edeceğiz. 

Kendi kendinize telkinde bulunmalısınız.

Stres yönetiminin manevi, zihinsel, duygusal ve fiziksel olmak üzere dört farklı boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Kişinin kendi kendisine telkinde bulunması, bu dört boyutta olumlu sonuçlar elde etmesini kolaylaştırır. Hamilelikte stres hakkında ve özellikle koronavirüs salgınına bağlı olarak yaşanan kaygı ve endişelerin haklı bir nedeni var gibi görünse de bunların çoğu aslında aşırı ve abartılı birtakım değerlendirmelere dayanır. Kendi kendinize telkinde bulunarak bu konularda önemli kazanımlar elde edebilirsiniz. Fakat annede eğer kronik stres bozukluğu başlamışsa, böyle bir durumda mutlaka psikolojik destek almak gerekir. Kendi kendine telkinde bulunmak, hamilelikte stres yönetiminin ancak erken aşamalarında olumlu sonuçlar verebilir. İleriki aşamalarda ise yetersiz kalabilir. 

Kaygı ve endişelerinizi ailenizle paylaşmalısınız.

Hamilelikte stres nedeniyle annede görülen en önemli davranış tarzı değişikliklerinden biri, sosyal ilişkileri azaltmaktır. Koronavirüs salgını süresince uygulanan kısıtlamalar, sosyal mesafe ve sosyal izolasyon önlemleri, bu süreçte maalesef sosyal ilişkilerin daha da azalmasına yol açtı. Hamilelerin koronavirüse yakalanma korkusu ve hastalığın bebeğe geçebileceği endişesi, hamilelikte stres yönetimini daha da zorlaştırdı. Bu süreçte sevdiklerinden uzak kalan anneler, stresle başa çıkmada kendilerini daha fazla yalnız hissettiler. Oysa, stres anında size destek verecek insanların varlığı önem taşır. Kaygı ve endişelerin paylaşılması, kötü olaylardan duyulan acıyı hafifletir. Duygu kontrolü yüksek olan kişiler, stresle daha kolay başa çıkabilir. Hamilelikte stres yönetimi konusunda başarılı sonuçlar almak için bu süreçte sosyal ilişkilerinizi güçlendirmeli, kaygı ve endişelerinizi ailenizle paylaşmalısınız. Yüz yüze iletişim kuramasanız bile farklı kanallardan iletişim kurarak yaşadığınız stresi kontrol altında tutabilirsiniz. 

Her duyduğunuz habere inanmamalısınız.

Gün geçmiyor ki, koronavirüs salgınıyla ilgili yeni bir iddia ortaya atılmamış olsun. Özellikle kamuoyunun yakından takip ettiği aşı ve mutasyon ilişkisi başta olmak üzere salgının başından beri koronavirüsle ilgili sayısız iddia ortaya atıldı. Bunların çok küçük bir bölümü bilimsel verilerle doğrulanmış olsa da büyük bölümü henüz doğrulanamadı. Benzer bir süreci, hamilelik ve koronavirüs ilişkisi hakkında yakın dönemde ortaya atılan iddialarda da görmekteyiz. Halihazırda bu konuyla ilgili elimizde yeterince bilimsel veri olmadığını söyleyebiliriz. Kaldı ki, hamilelerin koronavirüse daha kolay yakalandığına yönelik iddialar koronavirüsün mutasyonundan ziyade, çevresel faktörlerle daha yakından ilişkili. Başka deyişle, bağışıklık sistemi zayıflayan hamileler, gerekli önlemlere dikkat etmezse aslında tüm enfeksiyonlar için daha yüksek bir risk söz konusudur. Ancak bu bize, aynı zamanda da çözüm yolunu gösterir. Virüsteki mutasyon ne yönde olursa olsun, önlemlere dikkat ederek hayatımızı sağlıklı şekilde sürdürmek bizim elimizde. 

Zihninizi rahatlatmalısınız.

Hamilelikte stres yönetimi konusunda en önemli noktalardan biri de zihni rahatlatmaktır. Hamilelik nedeniyle annenin yaşadığı fiziksel ve ruhsal değişimler, zihnin bu sürece odaklanmasına yol açar. Fakat bu odaklanma, anne ve çocuk sağlığını korumanın ötesinde, zarar verici bir hale de gelebilir. Halihazırda devam eden koronavirüs salgını nedeniyle ortaya çıkan aşırı ve yersiz maske ve dezenfektan kullanımı, bu odaklanmanın zararlı sonuçlarından biridir. Böyle bir odaklanma yaşayan kişiler, salgının geçici bir durum olduğunu kabule pek yanaşmaz. Oysa, bugüne kadar dünya genelinde hiçbir salgının kalıcı olduğu görülmemiştir. En büyük salgınlar bile ortalama 2 yılda bitmiştir. Bu bilgiyi aklınızda tutarsanız, koronavirüse odaklanmaktan kendinizi alıkoyabilirsiniz. Hamilelik de tıpkı başka süreçlerde olduğu gibi, belirli bir süreçtir ve bu süreci sağlıklı şekilde geçirmek kişinin kendi ellerindedir. Zihninizi rahatlatmayı başarırsanız, hamilelik ve salgın gibi zorlu süreçleri daha sağlıklı geçirebilirsiniz. 

Psikolojik destek için geç kalmamalısınız.

Hamilelikte stres yönetimi konusunda kişinin kendi başına veya ailesinin desteğiyle alacağı önlemler, ancak belirli bir noktaya kadar başarılı sonuçlar verir. Hamilelikte stres eğer basit ve orta derecedeyse bu önlemler yeterli olabilir. Fakat yüksek derecedeyse ve annede eğer kronik stres bozukluğu belirtileri başlamışsa, bu sürecin mutlaka profesyonel destekle ilerlemesi gerekir. Aşırı strese bağlı olarak annede oluşan her değişim, bebeğin tüm hayatını olumsuz etkileyen süreçleri beraberinde getirebilir. Çocukluk çağında depresyon, dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü gibi sorunlar, hamilelikte stres yönetimi konusunda yanlış giden birtakım süreçlere işaret eder. Bunların yanı sıra hiperaktivite, otizm, şizofreni gibi çok daha büyük sağlık sorunlarının temelinde de yine hamilelikte stres yönetiminde yaşanan sorunlar vardır. Çocuğunuzun böyle sorunlarla karşılaşmaması için, hamilelikte aşırı stres sorunu yaşıyorsanız mutlaka profesyonel destek almanızı tavsiye ederiz.

Tüm okurlarımıza sağlıklı, keyifli ve bol kazançlı günler diliyoruz… 

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Lifestyle

As Bayrakları: Türkiye’nin Dünya Kupası Yolculuğunda Yeni Bir Sayfa

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Futbol, Türkiye’de sadece bir spor değil;
bazen bir umut, bazen birleştirici bir heyecan, bazen de “bu sefer olacak” duygusu.

Dünya Kupası ise bu hikayenin en büyük sahnesi.
Ve biz, o sahnede az görünmüş ama unutulmayacak izler bırakmış bir ülkeyiz.

Türkiye Dünya Kupası’na Kaç Kez Katıldı?

Türkiye, FIFA Dünya Kupası tarihine bakıldığında
çok sık katılım gösteren bir ülke değil.

  • 1954 Dünya Kupası (İsviçre)
  • 2002 Dünya Kupası (Güney Kore & Japonya)

Toplamda sadece 2 kez katıldık.

Ama işin ilginç kısmı şu:
Bu iki katılımın biri, Türk futbol tarihinin en büyük başarılarından birine dönüştü.

2002 yılı…
Türkiye için sadece bir turnuva değil, kolektif bir hatıradır.

Teknik direktör Şenol Güneş yönetimindeki milli takım;
disiplinli oyun, güçlü savunma ve doğru zamanda gelen gollerle turnuvaya damga vurdu.

Türkiye Neden Uzun Süredir Dünya Kupası’nda Yok?

Bu soru yıllardır soruluyor.

  • İstikrarsız performans
  • Kadro sürekliliğinin sağlanamaması
  • Avrupa elemelerindeki zorlu rekabet

gibi faktörler, Türkiye’nin bu sahneden uzak kalmasına neden oldu.

Ama futbolun güzel yanı şu:
Her zaman yeni bir hikaye yazma şansı vardır.

Yeni Nesil, Yeni Umut

Son yıllarda genç ve yetenekli oyuncuların yükselişi
milli takım için yeniden umut oluşturuyor.

Avrupa’da forma giyen Türk futbolcuların sayısı artarken,
oyun kalitesi ve rekabet gücü de yukarı çıkıyor.


Ofiste Dünya Kupası Heyecanı

Dünya Kupası sadece sahada yaşanmıyor.

Ofiste:

  • Maç skorları takip edilir
  • Tahminler yapılır
  • “Bu maç alınır” tartışmaları döner
  • Kahve molaları uzar

İşte tam da bu anlarda, küçük detaylar büyük fark yaratır.

İyi bir kahve, rahat bir çalışma ortamı ve ihtiyaç duyulan ofis ürünleri…
Tüm bunlar, o heyecanı daha keyifli hale getirir.

Ofix, ofislerin bu tarz anlarda ihtiyaç duyduğu her şeyi bir araya getirirken,
günün temposunu bozmadan keyifli molalar vermenizi sağlar.

Son Söz: Yine Olabilir

Türkiye, Dünya Kupası’na çok sık katılmamış olabilir.
Ama katıldığında iz bırakmayı başarmış bir takım.

2002 bunun en büyük kanıtı.

Belki bir sonraki turnuvada,
yine aynı heyecanı yaşarız.

Ve belki yine ofislerde, ekran başında
“bu sefer gerçekten oluyor” deriz.

Okumaya Devam Et

Lifestyle

İş Güvenliği: Plaza Hayatında Fark Etmeden Biriken Riskler

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Ofiste çalışıyorsan büyük ihtimalle kendini güvende hissediyorsundur.
Ne de olsa ne şantiye var ne ağır makineler. Masa, sandalye, bilgisayar… hepsi oldukça “zararsız” görünüyor.

Ama işin aslı şu: Ofis ortamı tehlikesiz değil, sadece tehlikeleri sessiz.

Gün içinde başına gelenleri düşün.
Masaya oturuyorsun, bilgisayarı açıyorsun, bir yandan kahve içiyorsun. Saatler geçiyor ama fark etmiyorsun. Çünkü her şey alıştığın gibi. Zaten problem de tam burada başlıyor: alışkanlıklar, zamanla hataları görünmez hale getiriyor.

Mesela masa altındaki kablolar…
İlk gün dikkat edersin. Sonra görmezden gelmeye başlarsın. Bir süre sonra artık orada olduklarını bile unutursun. Ta ki bir anlık dalgınlıkta ayağın takılana kadar.

Ya da sandalye…
“Rahat gibi” gelir ama aslında doğru ayarda değildir. Günler geçtikçe omuzların biraz daha öne düşer, ekran biraz daha aşağıda kalır. O an bir şey hissetmezsin ama gün sonunda yorgunluk artar. Bir süre sonra bu durum normalin olur.

İşte plaza hayatındaki riskler tam olarak böyle çalışır: büyük değil, biriken.

İş güvenliği denince çoğu kişinin aklına prosedürler, eğitimler, uzun uzun anlatılan kurallar gelir. O yüzden de sıkıcı bulunur. Ama ofis tarafında iş güvenliği aslında çok daha basit bir yerden başlar: düzen.

Düzenli bir masa, doğru yerleştirilmiş bir ekran, güvenli kullanılan prizler… Bunlar kulağa küçük detaylar gibi gelir ama günün sonunda hem konforu hem verimi doğrudan etkiler. Hatta çoğu zaman fark etmeden yaşadığın yorgunluğun sebebi bile bu küçük eksiklikler olur.

Bir de işin hijyen tarafı var ki genelde en çok atlanan konu burası.
Ortak kullanılan alanlar, mutfak, masa yüzeyleri… Bunlar sadece temizlik meselesi değil, doğrudan iş güvenliği konusu. Çünkü sağlıklı olmayan bir ortamda çalışmak da bir risk.

Bu noktada doğru ürün seçimi devreye giriyor. Ergonomik ofis ekipmanları, kablo düzenleyiciler, güvenli priz çözümleri ya da temizlik ürünleri… Bunların hepsi aslında “daha konforlu” bir ofis için değil, daha güvenli bir çalışma ortamı için var. Ofix gibi platformlarda bu ürünleri doğru şekilde seçmek, işi oldukça kolaylaştırıyor.

Sonuçta kimse ofise gelirken “bugün başıma bir şey gelir” diye düşünmez.
Ama kimse de gün sonunda sebepsiz yere yorulmak, ağrıyla kalkmak ya da küçük bir kazayla günü kapatmak istemez.

Plaza hayatında riskler gürültüyle gelmez.
Sessizce birikir, alışkanlığa dönüşür.

Ve çoğu zaman çözümü de büyük değişikliklerde değil,
gözünün önünde duran küçük detaylarda saklıdır.

Okumaya Devam Et

Beyaz Yakalım

Neden her iki beyaz yakalıdan biri “ben bunu daha ne kadar yapacağım?” diyor?

Yayınlandı

tarihinde

Yazar:

Sabah alarm çalıyor.
Bir anlığına “bugün işe gitmesem ne olur?” düşüncesi geçiyor aklından.

Sonra herkes gibi kalkıyorsun. Kahveni alıyorsun, bilgisayarın başına geçiyorsun.
Ama içten içe şunu hissediyorsun: Bu sadece yorgunluk değil.

Son dönemde beyaz yakalıların büyük bir kısmı aynı şeyi düşünüyor.
Gitmek değil belki… ama kalmak da eskisi kadar kolay gelmiyor.


İş sandığımızdan daha fazlası

Kimse sadece para kazanmak için çalıştığını düşünmek istemiyor.
İnsan biraz da “ben ne yapıyorum?” sorusunun cevabını arıyor.

Yaptığın işin bir anlamı olsun istiyorsun.
Bir katkın olsun.
Birileri fark etsin.

O yüzden iş sadece iş olmuyor.
Yavaş yavaş senin bir parçan haline geliyor.

Ama işte tam bu yüzden, karşılığını alamadığında sadece yorulmuyorsun… kırılıyorsun.


“Biraz daha dayan” hali

İş hayatı sana açık açık şunu söylemiyor ama hissettiriyor:
Biraz daha hızlı ol, biraz daha fazla sorumluluk al, biraz daha idare et.

Bir süre sonra bu “biraz daha”lar birikiyor.

Akşam laptopu kapatıyorsun ama zihnin kapanmıyor.
Hafta sonu geliyor ama tam dinlenemiyorsun.
Pazartesi daha gelmeden yorgun hissediyorsun.

Ve bir noktada insan kendine şu soruyu soruyor:
“Ben gerçekten bu tempoya alıştım mı, yoksa sadece katlanıyor muyum?”


Gün bitiyor ama iş bitmiyor

Eskiden iş çıkınca iş biterdi.
Şimdi sadece mekan değişiyor.

Mail gelirse bakılıyor.
Mesaj düşerse cevaplanıyor.
“Şunu da hızlıca halledeyim” dediğin şey, geceye sarkıyor.

Bir de hayatın kendisi var.

Ev, sorumluluklar, yapılacaklar…
Yani aslında gün içinde tek bir iş yapmıyorsun.
Sürekli bir şeyleri dengede tutmaya çalışıyorsun.

Ama o denge çoğu zaman tutmuyor.


İçten içe bir şeyler eksik

En yorucu olan şey bazen işin kendisi değil.
Karşılığını alamadığını hissetmek.

Çok çalışıyorsun ama yeterince görülmüyorsun.
Emek veriyorsun ama fark yaratıyormuş gibi hissetmiyorsun.

Bazen aynı işi yaptığın insanların farklı yerlerde olduğunu görüyorsun.
Ve o an şunu düşünüyorsun:

“Ben nerede yanlış yapıyorum?”

Aslında çoğu zaman yanlış yapan sen değilsin.
Ama bunu anlamak zaman alıyor.


“İstifa” dediğimiz şey

Dışarıdan bakınca basit:
“İşi bırakmış.”

Ama içeride olan şey biraz daha farklı.

Bu karar genelde bir anda verilmiyor.
Biriken şeyler var.

Yavaş yavaş uzaklaşmak,
kendini geri çekmek,
eskisi kadar önemsememek…

Ve bir gün, artık devam edemediğini fark etmek.

O yüzden bu sadece bir işten ayrılma değil.
Bir hissin, bir yükün, bir döngünün içinden çıkma hali.


Aynı döngü, aynı yorgunluk

Birçok insanın yaşadığı şey aslında birbirine çok benziyor.

Yaptığın işin karşılığını tam alamadığını hissetmek,
ilerliyormuş gibi değil de yerinde sayıyormuş gibi hissetmek,
ne kadar çabalarsan çabala yetmiyormuş gibi gelmesi…

Ve en önemlisi,
hayatın sadece işten ibaretmiş gibi hissettirmesi.

İşte bu his biriktiğinde,
insan “bırakayım mı?” diye düşünmeye başlıyor.


Asıl mesele

Bugün beyaz yakalıların yaşadığı şey tembellik değil.

Kimse çalışmaktan kaçmıyor.
Ama kimse de kendini kaybedecek kadar çalışmak istemiyor.

İnsanlar üretmek istiyor, faydalı olmak istiyor, iyi hissetmek istiyor.

Ama bunun karşılığında sadece yorgunluk kalıyorsa,
orada bir problem var.

O yüzden mesele şu değil:
“İnsanlar neden çalışmak istemiyor?”

Asıl mesele şu:
İnsanlar neden bu şekilde çalışmak istemiyor?

Okumaya Devam Et

Trendler